Biri

Alsace (Alsas) ve Strasbourg

Yazıma başlarken yazımı okunur kılan fotoğrafların eşim Işıl Tümerkan tarafından çekildiğini belirteyim. Alsace (Alsas) Fransa’da, Almanya sınırına çok yakın, Ren nehrine paralel uzanan ve bu nehir ile Vosges dağları arasındaki ince uzun ovaya verilen isim. Bu çok geniş ovada, şarap bağlarının arasında serpiştirilmiş gibi duran ve yüzlerce yıllık olmalarına rağmen evleri, kiliseleri, kaleleri çok iyi korunan köyler var. Bölge, bir Fransızlara bir Almanlara geçmiş. Burada yaşayanlar kendilerini en başta ‘Alsaslı’ olarak niteliyorlar. En yaygın simgeleri ‘Leylek’. Bu kuşlar bu bölgeye yoğun olarak göç ediyorlarmış. Alsas hakkında internette Türkçe pek fazla bilgiye rastlamadım. Ancak yakında keşfedilir. Ben size her zamanki gibi kendi tecrübem üzerinden, üstünde istediğiniz gibi oynayabileceğiniz bir program çizeceğim. Amacım, benimle benzer zevkleri paylaşan arkadaşlara olası programlardan birini göstermek – ki bunu kendilerince değiştirerek kendi programlarını yapabilsinler. Güzel kasaba, şehir ve de köylerin çevresinde yer aldığı ‘Şarap Yolu/Wine Road’ Alsas’ta ince bir şerit boyunca 170 km kadar devam ediyor ve biz bu yolun Colmar ve Selestat arasında kalan bölgesinde, yani yaklaşık dörtte birindeki köyleri gezdik, daha sonra ise diğer ucuna yakın en büyük şehri Strasbourg’da kaldık.

Öncelikle şunu söylemem lazım; Alsas köyleri öyle rengarenk ki, bir süre sonra güzelliğe fazlasıyla alışıyor ve sıradan bulabiliyorsunuz: O nedenle en fazla sakinliği seven, detaylardaki özeni fark edip keyif alan insanlara öneriyorum. Güneşli bir havada Alsas köylerini beğenmemeye pek olasılık tanımıyorum; tabii ki yanılıp da eğlence peşinde iken bu köylere uğramadıysanız. Yani örneğin Paris’e giderken yolunuzu şaşırmadıysanız(!)

Biz 4 gün köylerde, 4 gün Strausburg’da kaldık. Tabii ki, hele şu günlerdeki lira/euro paritesi ile pahalı bir yolculuk. Köylerdeki geziyi arabasız yapmak mümkün değil, Strausburg’da ise araba kullanmak söz konusu değii. Bu nedenle bizimkine benzer bir program izleyeceklerin kiraladıkları arabayı teslim edip, Strausburg’a trenle gitmeleri önerilir.

1.gün: Sabah uçağı ile Basel’e gittik ve araba kiraladık. Şimdi yazacaklarım çok gereksiz gelebilir ama bize o kadar çok zaman kaybettirdi ki, mutlaka uyarmak isterim. Basel havaalanının hem İsviçre hem Fransa çıkışı var. Araba kiralama şirketlerinin ‘com’ uzantılı sitelerine girdiğinizde Basel havaalanının sadece İsviçre tarafındaki ofislerinden rezervasyon yapabiliyorsunuz. Bu durumda İsviçre Frangı ile ödeme yapmanın muhtemel dezavantajı yanında, arabayı kiraladıktan sonra İsviçre-Fransa arasındaki sınırdan geçiyorsunuz. Şu sıralarda bu sınırdaki kontroller bile zaman kaybettirebilir ama asıl büyük sorun havaalanına arabayı iade için geri dönüşte yaşanabilir. Alsas’tan (Fransa’dan) dönüşte, bütün yol işaretleri havaalanının Fransa tarafına yönlendiriyor. İsviçre tarafını bulmak bilmece çözmekten farksız – daha doğrusu bilmece çözmekten çok daha zor. GPS cihazına da doğru adresi girmek mümkün değil. (Ya da, artık bu yazıyı okumuş olarak arabayı alırken hangi adresi gireceğinizi araba kiralama şirketinden öğrenebilirsiniz) Gene de bana göre çok daha doğrusu arabayı havaalanının Fransa tarafından almak, bu amaçla da internet rezervasyonu için şirketlerin ‘com.fr’ uzantılı sitesini kullanmak.

Biz, dostlarımız Haluk ve Nazlı Şardağ’ın izinden giderek (Teşekkürler!) Basel’den A35 anayolunu kullanıp, A23 çıkışından çıkarak bir saatten az bir sürede Mittelwihr köyüne vardık. Bu köyde çok fazla görülecek bir şey yok, ancak çok merkezi. İki çok çalışkan ve zevk sahibi insanın işlettiği ‘Le GM Chambres S’hotes de charme en Alsace’da kalarak gezilerimizi buradan yaptık. GM’ye yerleştikten sonra ‘Alsas’ın İncisi’ olarak tanımlanan Riquewihr köyüne gittik. Burası masal kitaplarından çıkma bir köy. Park için bir yer bulup, parkomata da kalınacak saate göre 2 – 3 euro gibi bir bozuk para atmak gerekiyor; yani bozuk para olsun yanınızda. Küçük gezi trenine binip köye ve çevreye tepeden bakma şansımız oldu, çevre hakkında fikir sahibi olmak ve birkaç güzel resim çekmek için önerebilirim. Uçsuz bucaksız bir deniz içinde birbirlerinden bayağı ayrı küçük adaları seyretmek gibi bir şey Alsas’a tepeden bakmak. Deniz yerine şarap bağları ve mısır tarlaları ile dolu ova; adalar yerine sınırları belli köyler. Nasıl dışarı taşmamışlar hayret. Akşam da yemeği kaldığımız köy olan Mittelwihr’de ‘La Table de Mittelwihr’ adındaki lokantada yedik. Pahalıydı ama ortam ve yemekleri güzeldi.

2.gün: Civar köyleri gezme günüydü. Kaldığımız Mittelwihr’in kuzeyinde bir daire çizerek bazı yerler görecektik. Bu gezimiz sırasında, ilk gün gezdiğimiz ve sanırım en meşhurları olan Riquewihr’i çok beğenmiş de olsak, diğer köylerde de ayrı güzellikler bulmanın mümkün olduğunu gördük. Mesafelerin hiç de uzak olmadığını, en fazla yarım saatte köyler arasında gidip gelinebileceğini de belirteyim. İlk önce Hunawihr’e gittik. Burada köyün hemen dışındaki bir tepede kale özelliğine de sahip çok güzel manzaralı bir kilise var. Kiliseyi görmek için değilse de, manzarayı görmek için gitmeye değer. Kilisenin mezarlığındaki mezar taşları da hem hüzünlü, hem estetik. Sonra aşağı indik. Çocuklu aileler için burada mini hayvanat bahçesi olduğundan bahsedeyim ama biz gitmedik, onun yerine daha önce hiç kelebek bahçesi görmediğimiz için ‘Kelebek Bahçesi’ne girdik ve tahminimden çok daha ilginç buldum. Etrafınızda binbir renkli kelebekler uçuşuyor. Benim aklımda, cansız kelebekler görürüz gibi bir düşünce olduğundan, etrafımızda uçan ve bazıları omzuma konan kelebeklerle iç içe olmak hoş bir sürpriz oldu. Hunawihr’den sonra programımızda Ribeauville vardı ama akşam yemeğe oraya gideriz düşüncesi ile pas geçtik; sanırım orası da gündüz gözü ile mutlaka zaman ayırmak gereken bir yer. Çevresinde üç tane de şato ya da kale var, ancak bu kalelere araba yolu yok, tırmanmayı da tavsiye etmediler. Ancak uzaklarda çevrenin sanırım en yüksek tepesinin üzerinde çok güzel bir şato var ve  güzel asfalt bir dağ yolu yanına kadar çıkıyor. Orayı hedef alarak giderken yol üzerinde Bergheim köyüne uğradık, arabayı dışında park edip hem içini gezdik, hem de çevresinden dolandık. Sonunda güzel bir dağ yolundan vardığımız şatonun adı ‘Chateau Du Haut Koenigsbourg’. Internette ‘Strasbourg şatosu’ diye arattığınız zaman da bu şato karşınıza çıkıyor. Bir hayli popüler. Park yeri bulmak bile bazı saatlerde ve bazı günlerde zor olabilir. Burada hem şatonun kendisi çok ilginç hem de bu kadar yukarıdan Alsas’a bakmak etkileyici. Seyir terası olan Cafe’de bir hayli zaman geçirdik; şatonun da bazı yerlerini gezdik. Bu şatonun da Alsas ziyaretinde görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu not etmiş olayım. Saat 18.00’de bizi Alsas’ı seyretmekte olduğumuz Cafe’den attılar (!) ve biz bölgedeki en büyük kasabalardan olan ve Strasbourg’a da oldukça yakın Selestat’a uğradık. Burayı da gördükten sonra, bu kez köy yollarından değil, ana yol üzerinden kısa sürede pansiyonumuza döndük.

3. gün: Bu sefer, kaldığımız Mittelwihr’in güneyinde bir daire çizme günüydü. Önce kısa bir süre Kientzheim’a uğradık. Ne yalan söyleyeyim, gördüğüm bütün köyleri, kasabaları hatırlıyorum ama bu köyden aklımda hiçbir resim yok! Sanırım içinden arabayla geçtik. Ya da, belki arkasından gördüğüm Kayserberg’i çok beğendiğim içindir. Gördüğümüz yerler arasında benim en çok beğendiğim köy Kayserberg oldu. Belki içinden bir dere geçtiğinden; belki daha ferah oluşundan, belki üzerindeki kale nedeniyle, belki de ziyaretimiz sırasında hava çok güzel olduğundan(!). Burada görülecek birkaç nokta var; İmparator Konstantin’in çeşmesi gibi ama zaten köye girip dolaştığınızda her birini görüyorsunuz. Burada La Cheminee adındaki lokantada Alsas’ın meşhur ‘Tarte Flambee’sini yedik ve çok beğendik. Ancak bu köyde tarte flambee’yi sanırım her yer iddia ile yapıyor, internetten bakıp daha iyi not almış bir yeri de seçebilirsiniz. (Tarte flambee, peynirli, sucuklu pide gibi bir şey; ancak et seçimi konusunda hassasiyeti olanlar iyi araştırsınlar)

Buradan sonra birkaç güzel resim çektiğimiz ancak Kayserberg’e göre zayıf kalan Turckheim’e uğrayarak Eguisheim’a gittik. Bu köy de herhalde Alsas’ın kare ası içinde yer alır, bazıları birinciliği de buna verebilir. Köyü dışından da turlamak lazım; daracık sokaklardan veya aralıklardan geçerken çok eski ve çok ilginç evleri görmek mümkün, daha doğrusu yeni ev yok desek yeridir. 500 yıllık evlerin bu kadar güzel korunduğunu görmek şaşırtıcı. Alsas gezisi yapan biri için Riqueville, Kayserberg, Eguisheim köyleri ve de Koenigsbourg şatosu olmazsa olmaz noktalar. Eguisheim’den sonra methini çok duyduğumuz, çok da merak ettiğimiz Colmar’a gittik. Colmar çok daha büyük bir yer. Şehrin/kasabanın içine girdikten sonra merkeze en yakın ‘RAPP’ adı verilen kapalı parka arabamızı bıraktık. Bu parkın sadece gece 21.00’e kadar açık olduğunu görmek şaşırtıcı oldu. Böylece şehri ziyaret zamanımız kısıtlandı. Açıkçası Colmar’dan pek bir şey anlamadım. Mini trenle bir şehir turu yaptık. Çok güzel binalar var. Ancak bütün geziyi tamamladıktan sonra şunu söyleyebilirim; benim için Colmar ne Alsas’ın köyleri, ne de sonradan gittiğimiz Strasbourg şehri kadar etkileyici. Belki uzun süre kalınsa ve müzelerini gezebilsek (Zamanımız yoktu ama en meşhur müzesi ve dışından çok güzel bir binaya sahip Unterlinden zaten restorasyondaydı. Diğer bir müze Bartholdi müzesi. Amerika Özgürlük Anıtını tasarlayan Bartholdi Colmar’ın önemli bir siması) kanaatimiz değişebilirdi. Çok duyduğum ‘Petite Venice’ harika resim veren bir yer olmakla birlikte, çok küçük bir alan kapladığı için hayal kırıklığı yarattı. Özellikle de Strasbourg’un ‘Petite France’ını gördükten sonra bu izlenim daha da pekişti. Colmar’da en meşhur Pastahane ‘Gilg’ imiş, oradan bir pasta alarak şehrin merkezini yürüyerek dolaştık. Park yeri kapanmadan az önce de döndük. Park yerinde, bir çok başka yer gibi muhatap bulmak mümkün değildi; makine ile karşı karşıyasınız; artık çat pat bazı kelimelerini sökmeye başladığınız Fransızca ile ne kadar çözebilirseniz. Birçok benzin istasyonunda da böyle. İnsan kendini bazen bayağı ‘yetersiz’ hissedebiliyor; özellikle de arabanızı sabaha kadar parktan alamama ve gece kalmak için Colmar’da bir yer bulmak zorunda kalmak endişesi yaşarken (!). Ödemeleri bozuk para ve çoğu zaman da sadece kredi kartı ile yapmak mümkün; aklınızda bulunsun.

4. gün: GM pansiyonundaki ev sahiplerimiz Maurice ve Edith’in dağların eteğindeki bir diğer pansiyonunu (Le-Chat-Rouge B&B / Kırmızı Kedi Pansiyonu) görmek üzere Orbey’e gittik ve bir süre misafirleri olduk. Bu iki insanın satın aldıkları evleri kendi zevklerine göre, kendi mimari tasarımları ile ve de inanması güç ama sadece ve sadece kendi elleri ile – ne yapımında ne servisinde başka hiçbir insanı dahil etmeksizin – nasıl adeta yoktan var ettiklerine ne yalan söyleyeyim hayranlık ve gıpta ile şahit olduk. Binaları kendileri yaptığı gibi, bütün temizliği, servisi, kahvaltıyı vs de sadece kendileri yapıyorlar. Buradan yola devam ederek bu kez dağlara çıktık. Lac Blanc’ın yanından geçerken durup baktık ama İsviçre göllerinden sonra çok yavan geldi. Yola devam ederek Hohneck denen seyir tepesine geldik, burada 360 derece çevreyi görmek mümkün. Hava rüzgarlı ve hafif yağmurluydu; güneşli bir havada buraya uğramaya değer. Ayrıca burada bir de Cafe var ve  kahve içerek yola devam edebilirsiniz. Hohneck’ten sonra, aslında Alsas’ın dışında olduğu için programımızda olmayan Gerardmer kasabasına gittik. Bu kasabanın güzel bir gölü var. Gidiş nedenimiz, benim gölleri çok sevmem ve bu kasabayı bazılarının çok methetmesi, bazılarının da ‘Gitmeye değmez’ diyerek çelişkili bilgi vermesiydi. Göl kenarı güzeldi ama orası için o kadar yol yapılmaz.  Özellikle benim gibi çok güzel göller görmüş biri için. Zamanımız azdı, merkezi görmedik – ki güzel olduğunu söyleyenler oldu -  ve bir kayak kasabası olan ve kışın mutlaka ayrı bir cazibesi olan Gerardmer görmüş olduğumuz için memnun kaldığımız ama bir daha Alsas’a gitsek dağları kendisi için bir daha aşmayacağımız bir yer olarak hafızamıza yerleşti. Dönüşte Munster köyüne uğradık. Bu köy peynirleriyle, özellikle de ağır bir tadı olan yumuşak ‘Munster’ peyniri ile ünlü. Bu köyden geçerken ‘La Maison du Fromage’ isimli bir peynir merkezine uğradık. İçinde güzel bir lokanta, peynir satış mağazası ve peynir müzesi var. Zamanımız olmadığı için müzeyi gezemedik, peynirin nasıl yapıldığını göremedik ama mağazasından tadarak birkaç çeşit peynir aldık, hepsini beğendik. Munster’in hemen dışındaki Gunsbach’daki bu ‘Peynir Evi’ne uğramanızı öneririm. Akşam de tekrar Riquewihr’de dolaştık. Böylece Alsas’ın batısındaki dağları da kapsayan daire çizerek hedefimizi ertesi gün gideceğimiz Strasbourg’a çevirdik.

5. – 8. gün: (Strasbourg) – Strasbourg aslında kaldığımız Mittelwihr’den arabayla devam etsek 1 saat bile değildi. Ancak Strasbourg’da arabayı hiç kullanmayacağımız için doğal olarak kira ve otopark parası ödemek istemedik, önce Basel’e döndük ve arabayı teslim ettik. Arabayı İsviçre tarafında geri teslim etmemiz gerektiği için yolu bulmakta çok zahmet çektiğimizi ve sınırdan geçmek için adeta sağ elimizle sol kulağımızı göstermek zorunda kaldığımızı söyleyerek bir daha uyarayım. Artık o havaalanı civarını bizden iyi bilen kimse yok (!). Arabayı sonunda teslim edebildikten sonra bu kez yaya olarak havaalanının Fransa tarafından çıkarak – Dikkat: Fransa tarafından! – havaalanının hemen önündeki otobüs durağına geldik ve kişi başı 2.5 euro ödeyerek yaklaşık 5 dakikalık bir yolculukla St Louis (Amerika’daki St Louis değil :) ) tren istasyonuna vardık. Basel garına kadar gitmeye gerek yok, özellikle belirteyim.

Bilet ofisinde kimse yoktu, bileti kredi kartı ile ve biraz yardımla makineden aldık. Strasbourg’a 1 saatten biraz fazla süren bir yolculukla vardık. Kompartmanda neredeyse sadece biz vardık. Diğer ayları bilmem ama bu bölge eylül ayında bayağı tenhaydı, hiç kalabalıktan bunaldığımız, müzede sıra beklediğimiz, trende/tramvayda ayakta kaldığımız, lokantada rezervasyon yaptıramadığımız olmadı; bu bölgeyi dostlarıma bu nedenle de tavsiye ediyorum.

Strasbourg’da en merkezi bir yer olan Katedral meydanının yanıbaşında Hotel Rohan’da kaldık. Bu bölgede kalınmasını öneririm. Hem görülecek yerlerin başında gelen katedral, hem de 11 müzeden 5’i bu bölgede; her yere de ulaşım kolay. Otellerin fiatları günden güne değişebiliyor, eğer bütçenize göre uygun fiat bulursanız Rohan çok ideal bir yerde. Bu bölgede çok sayıda daha ucuz/daha pahalı otel var. Yani kalmak için bu çevreden şaşmayın bence. Strasbourg’a gelip ‘gar’da indikten sonra, o civarda bir otel ayırdıysanız otelinize varmak için turizm bürosundan bir harita alıp katedral bölgesine doğru yürünebilir. Zaten “Bütün yollar Roma’ya çıkar” misali, bütün yollar katedrale çıkıyor; sorun en kısa yolu bulmakta…Ancak arada pek de fark yok; yeter ki hedef Katedral olsun.

Eğer yürümek istemiyorsanız taksi ile gelebilirsiniz. Taksiler otele kadar gelebiliyorlar. Tramvayla gelelim derseniz 2 kat aşağı inin, makineden bilet alıp (1.70 euro) diğer bir makinede onaylatın. Ters yöne dönmedikçe bu bileti bir saat içinde olmak kaydı ile inip binerek de kullanabilrsiniz. A ve D hattındaki tramvaylar buradan geçiyor ve katedralin oldukça yakınına geliyorlar; aman – yanılmak çok mümkün – doğru istikamete gidenini seçin! Tramvay yer altından metro gibi başlıyor ama hemen yeryüzüne çıkıyor.

Otelinize ulaştıktan sonra bir daha hemen hemen hiç – Belki Orangerie parkında biraz hava almak isterseniz hariç – vasıta kullanmayacaksınız. Strasbourg’un ‘eski şehir’ bölgesi, Ren nehrinin küçük bir kolu olan Ill nehrinin – Nehir demek caizse – üzerinde bir ada. Küçük Prens’in çizdiği boğa yılanı resmine benziyor, nehir adeta ikiye ayrılarak adayı kollarına almış! Ada dışına çoğu yaya yolu olan köprülerle çıkılıyor. Bu adanın içinde trafik yok denecek kadar az. Her yere yürüyerek gitmek mümkün. Hayranlık uyandırıcı kısmı, yayalara ait bölgenin son derece büyük oluşu. Neredeyse hiçbir şehri bu kadar ‘bacaklarıma’ ait hissetmedim.

Şehirdeki turistik yerlerden fazla söz edecek değilim, herhangi bir rehber kitapta fazlasını bulabilirsiniz. Kişisel olarak bizi etkileyen birkaç yerden ve yönünden bahsedeyim: Öncelikle bu eski şehrin (Nehir içindeki adanın) iki olmazsa olmaz cazibe merkezi var, bize göre de bu ünvanı hak ediyorlar. Birincisi 1015 yılında yapımına başlanmış ve yapımı yüzyıllar süren Katedrali, ikincisi de ‘Petite France’ denen ve nehrin genişleme yaptığı ve de kapalı (Vauban) köprüsünü içeren eski güzel evleri de görebileceğiniz bölgesi. Bunun dışında her sokak Cafeleriyle, vitrinleriyle, eski evleriyle görmeye, dolaşmaya, oturup bir kahve içmeye değer. 4 gün kalmak Strasbourg için çok fazla gözükebilir, belki öyledir de; belki 10 yıl önce olsa bizim için de öyle olurdu ama biz şehri tanımayı, sokaklarında gezmeyi, ‘Cafe’lerinde oturmayı sevdik. Şansımıza hava da güzeldi çoğunlukla. Böyle gezilerde hava durumu o kadar önemli ki anlatamam. Siz tamamen yağmurlu bir havada gitseniz belki bana bambaşka bir şehri anlatırsınız. Havanın bir güzelliği de yağmur yağdığı zaman bir iki saat sonra güneş açmasının muhtemel oluşuydu – tabii ki tersi de mümkün! Eşim, ‘Tatil köyünde olsak – denize girmek haricinde – ne yapacaksak onu yapalım” dedi, öyle yaptık ve asla sıkılmadık. Ancak bu bizden farklı arayışta olanlar sıkılmaz demek değil!

Dikkat etmişsinizdir, Katedral’in yapım başlangıcının 1000. yılı idi; bu nedenle gece çok güzel ışık gösterileri vardı, ancak her yıl eylül ayında daha dar kapsamlı olarak zaten yapılıyormuş. Bundan sonra da bu yıl nasıl yaptılarsa – yani daha güzel olarak – öyle yapmaya devam edeceklerini tahmin ederim.

Katedral meydanı ve Petite France bölgesi’ni öncelikle akılda tutarak, bahse değer başka birkaç konuda birkaç not: (Bu notlarda bize son gün rehberlik yapan Ekin Doğrusöz’ün katkısı çok büyük, kendisine de buradan teşekkür edeyim)

*Alsace tarzı lokantalara Winstub deniyor. Alsace yemekleri arasında Schnecke (Hamurlu kıyma rulosu dilimleri), Choucroute (Ekşili lahana üzerinde 3 farklı et), Baeckoef (Kuyu kebabı tarzı uzun uzun pişirilen 3 etli güveç), Tarte Flambee (Peynirli, sucuklu pide benzeri) en meşhurları. Dikkat: Et seçiminde hassas olanlar dikkatli olmalı. Özellikle chocroute et konusunda en rahat ve meraklı olanlar için bile pek yenesi değil. Ancak,  choucroute’u ekşili lahana üzerine üç et yerine üç cins balıkla yapan yerler var, bunlar arasında Katedral meydanında 1400’lü yıllardan kalma harika bir binada servis veren Kammerzell biraz fazla turistik kaçsa da, merdivenleri Papa, Reagan, Bayan Putin gibi meşhurların resmi ile dolu olsa da, binanın güzelliği ve özellikle bu yemeği için tavsiye edilebilir. Onun dışında bu tarz yerler arasında Chez Yvonne de öneriliyor.

*Biz pek bir şey anlamadıksa da, dondurma yemek için gene meydanın hemen yanındaki Amorino çok popülerdi.

*Çok sayıda çok güzel pastahane var. Eşim daha sade tatlıları sevdiği için bir çeşit ‘donat/doughnut’ olan ‘beignet’i severek yedi. Bizim denediğimiz pastahanelerden Christian ve Litzler-Vogel gayet iyiydi. Böyle birkaç günlük tatillerde çikolatalı ve kestaneli tatlılardan kaçamıyorum :) Denemediğimiz, ancak Ekin’in çok ilginç deneyimsel tatlıları var dediği Thierry Mulhaupt’u da sizler için not edeyim.

* Şehrin halen kullanılan hastahanesinin en az 500 yıllık şarap mahzenini gezmeyi ise şarap içmeyenlere bile tavsiye ederim. Çok güzel fıçılar var; 1472 yılından kalma bir şarap da demir parmaklıklar arasında saklanıyor. 26080 litrelik bir fıçı vardı, boyutu etkileyici. Bölgenin beyaz şarapları daha ünlü. Şekersiz (dry) şaraplar olarak Pinot Blanc ve Riesling öneriliyor. Aslında hep geri planda kalmış olan kırmızı şarapları (Pinot Noir) de son zamanlarda popüler olmaya başlamış. Çok hafif bir şarap ve gitgide daha fazla beğeniliyormuş. (Fazla anlamadığım için burada bırakayım)

* Gene şarap için dostumuz Ekin’in bir önerisini de aktarayım. Doğal şartlarda saklanılan (Kükürtle sabitlenmeyen) şarap satan bir dükkan: Au Fil du Win Libre (Jean Walch Caviste). Böyle şarapların mideyi hiç rahatsız etmediği söyleniyor. Buradan elle ve uzun süren bir emekle yapılan tereyağ da almak mümkün, bu tereyağını çok beğendik.

* Alsas pidesi – lahmacunu – pizzası diyebileceğimiz Tarte Flambee için ise Ekin La Bourse lokantasını (Burada bazı günler ancak 14.30‘dan sonra yemek mümkün) ve A L’ancienne Douane’yi önerdi. Saatimiz uymadığı için ikincisini denedik, hem pidesini, hem bina ve terasını beğendik.

* Ekin, yemeğe özel merakı olan ve parası da olanlar :) için Michelin yıldızlı 1741 lokantasını önerdi. Ancak bu lokantadan 1 ay önceden yer ayırtmak gerekiyormuş, ilgilenenlerin dikkatine… (Hiçbir açıdan bize uymaz :) )

* Biz gidemedik ama Strasbourg’a gelmişken çok uzağa gitmeden farklı bir geziyle devam etmek isterseniz, çevredeki kasaba ve şehirlerden, Almanya tarafındaki Baden Baden, Freiburg (Daha önce görmüş ve sevmiştik), Mummelsee, biraz daha uzak olsa da Stein an Rhein, Badenweiler, Heidelberg ve Ren nehrinin en dar yeri olan ve bir gemi gezisi yapılabilecek Lorelie aklınızda olsun.

* İkisi de benim ilgi alanım dışında olan iki özel yerden de bahsedeyim: Biri çok çeşitli biranın satıldığı Academie de la Biere birahanesi (Petite France Yakınında) ve bu bölgenin meşhur zencefilli çöreğini en iyi yaptığı söylenen Mireille Oyster. O da Petite France yakınlarında.

* En beğendiğimiz lokanta ise Haluk ve Nazlı’nın özellikle tavsiye ettiği Winstub S’kaechele oldu. Burayı sadece hafta içi çalıştıran Daniel ve Karine’in bütün bir lokantayı büyük bir enerji ile çekip çevirmelerine hayran kaldık. Yemekleri Daniel yapıyor. Yemeğini pişirmesinden servisine, temizliğinden lojistiğine iki kişinin hem de güleryüzle, nispeten makul bir fiata ve gerçekten lezzetli yemeklerle insanları ağırlamalarını takdir etmemek mümkün değil. Küçük bir lokanta, gitmek isterseniz mutlaka rezervasyon yaptırın. Tercihan da bir gün önceden…

* Müzeler arasında da Palais Rohan öncelikli. Katedral meydanının hemen yanı. İçinde 3 ayrı müze var; zamanınız kısıtlı ise seçiminizi önceden yaparak gidin.

* Şehrin en büyük parkı L’orangerie. Biz yağmurlu havada gördük, güneşli bir havada güzel bir yürüyüş için uygun. Ancak bu kente özel bir park diyemem; herhangi bir Avrupa kentinde görebileceğiniz güzel bir park. Avrupa Parlementosu, Konseyi, Avrupa Birliği binaları da bu bölgede. Şehri iyi tanımak için ‘Botoroma’ ile mümkün olduğunca başlarda nehir turu yapmak iyi olur. Bu tur, AB binalarını da tanıtıyor. İnsan şehri her yönüyle kafasında yerleştirebiliyor. Ne yalan söyleyeyim, tekne çok yavaş hareket ediyor ve insanın uykusu da geliyor ama biraz da ödev gibi de olsa, yapılması gerekli bir tur.

* Strasbourg’dan gene trenle ayrıldık. Dönüşte gene St Louis istasyonunda inerek Basel havaalanına gidecek olan otobüsü bekledik. Fransa’da trenlerin gecikme yapabileceğini ve otobüs için bir süre beklenebileceğini de son bir not olarak ekleyeyim; yani havaalanına varış için biraz zaman payı bırakmak gerekiyor.



Alsace (Alsas) ve Strasbourg: 2 Yorum

  1. Haluk Sardag says:

    Alsace gercekten gorulmesi hatta tekrar gorulmesi gereken bir yer. Baglarin yeserdigi donemde farkli bir guzel oldugunu resimlerden anliyorum.
    Kapsamli gezi notuna bir iki iufak ilave yapmak istiyorum:
    - Biz sarap severler icin Alsace’daki saraphanelerden ve sarap tadimlarindan da bahsetmek gerek. Biz Wolfberger, Adams ve GM’in sahibi Judith’in kardesine ait Philippe Greiner saraphanelerine gittik. Hepsi bence ziyaret edilmeye deger.
    - Alsace beyaz saraplarindan bahsederken bence, Nazli’ya sarabi sevdiren sarap olan Pinot Gri’nin atlanmamasi gerekir. Bir de tatli saraplardan hoslananlar icin gec hasat uzumlerinden yapilan SGN saraplarini da tavsiye ederim.
    - Chocroute’nin yenesi olmadigi gorusune katilmiyorum. Ben buyuk bir keyifle yedim.
    - Son olarak ta program hakkinda bir gorusum olacak. Basel’e inince ilk olarak trenle Strasbourg’a gitmek oradan ayrilirken arabayi kiralayip koyleri gezdikten sonra Basel’de (Fransa tarafi) veya Mulhouse’da arabayi birakmak, bir miktar drop off charge odemeyi gerektirse de daha pratik olmaz miydi?
    Basta dedigim gibi Alsace tekrar gidilesi bir yer. Onun icin ilk firsatta beraber gitmeyi diliyorum.

    -

  2. Selami Sehsuvaroglu says:

    Her gittigin seyahatde boyle bir “travelogue” yapiyorsan, bunlari yakin bir zamanda kitap halinde cikartman cok mantiki gelir bana. Belki de yapmissindir.
    Usenmeden boyle bir sey yaptigin icin seni candan tebrik ederim.
    Selami

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

  • 'Ne Anladım Ben Bu Hayattan' en son
    05.03.2012
    tarihinde güncellenmiştir.
  • Gün gün yazılar

    Kasım 2018
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Eki    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    2627282930