Biri

Lizbon

Lizbon'un yokuş çıkan sarı tramvaylarıÖnce Ekim 2016′da Lizbon’a yaptığımız seyahatimizden sonra, artık ‘Lizbon’ denince aklıma hemen gelenlerle başlayayım:

- Tekrar görmek isteyeceğimiz, yaşanması da gezilmesi de güzel ve de insanları ‘oyalayabilen’ bir şehir.

- Kuyruklar; girişte pasaport kuyruğu, havaalanı çıkışında taksi kuyruğu, tramvay kuyrukları vs.

- Yokuşlar, inişler, yol gösterici tabelaların azlığı.

- Sarı tramvaylar, özellikle şehri turlayan 28 numaralı tramvay.

- Herşeyi kendimiz anlamak zorunda kalmamız; ne şehrin yerlilerinin ne de turistlerin sorduğumuz tek bir soruya dahi cevap verememesi.

- Mozaik diyemeyeceğim kadar büyük, kaldırım taşı diyemeyeceğim kadar küçük parlak taşlardan döşenmiş yollar ve kaldırımlar; o kadar ki, parlaklıkları nedeniyle yağmur yağmış sanıyorsunuz.

- Farklı yerlerinde farklı sürprizler.

- Deniz ürünleri ve sokakta satılan kestaneler.

- İstisnasız her pastahanede satılan Belem (Nata) çörekleri.

- Bir AB ülkesinden beklenmeyecek bazı belirsizlikler. (İşaretleme eksikliklerinin yanında, eşimle aldığımız birer günlük metro kartlarından birine 24 saat yerine 23 saatlik, diğerine 47 saatlik geçerlilik yüklendiğini gördük – Her metroda gişede bir gişe memuru bulmak mümkün, en azından sadece makineler ile muhatap değilsiniz, bu memnun edici.)

- Başlangıçta hangi bölgenin neresi olduğunu anlamaktaki zorluk.

- Metrodaki bazıları ‘yürümeyen’ ve bavulla zorluk çıkaran merdivenler.

- Boğaz Köprülerimize benzeyen ama farklı olarak üzerinden araba altından tren geçen 25 Nisan köprüsü.

- Karşı kıyıda uzaklarda görülen ancak açıkçası insanın üzerinde pek de iz bırakmayan modern İsa anıtı.

- Çoğu Cape De Verde’den gelme harika sokak müzisyenleri.

Lizbon’un lokasyonunu ve semtlerini çözmek ilk bakışta biraz zor. Bunda şehrin tepelere yayılmış olmasının etkisi var. Ayrıca Avrupa haritasına bakıldığında Lizbon okyanus kenarında düşünülebilir, oysa okyanusa dökülen Tejo ırmağının ağzına yakın bir yerde; yani okyanusa çok yakın ama okyanus kıyısında değil, Tejo ırmağının kıyısında. Esas itibarı ile bu nehrin bir tarafında kurulmuş. Gerçi karşı kıyıya sık sık feribot seferleri ve 25 Nisan köprüsü üzerinden geçiş mümkün ama karşı taraftaki özellikle bazı sahil kasabalarına gitmeyi hedeflemediyse bir turistin karşıya geçmesine pek de gerek yok. (O taraftaki en ilginç kasaba, sanırım arabayla 45 dakika mesafedeki Setubal ama biz gitmedik) Yani bir benzetme yaparsak, İstanbul’un Avrupa yakasında kalıp da Anadolu yakasına geçmemek gibi bir şey. Üstelik karşı kıyıda yerleşim Anadolu yakası yoğunluğunda değil. Zaten turistik haritalarda da karşı kıyı gösterilmiyor, Lizbon’u gezerken orayı da görmemiz sanırım hiç beklenmiyor.

Lizbon’u gezmek için belki üç bölüme ayırabiliriz:

  1. Eski Şehir (Old City) Bölgesi: Burada birbirine yakın dört beş semt var. Arada bayağı kot (yükseklik) farkları olmasa ‘eski şehir’de her yer yürüme mesafesinde. Ancak iniş ve çıkışlar nedeniyle bu semtleri insanın kafasında oturtması çok da kolay değil. Ben biraz sonra bu işlemi kolaylaştırmaya çalışacağım.
  2. Belem : Lizbon’un tramvayla 20 dakika kadar dışında. Gene Tejo nehri kıyısında ve okyanusa biraz daha yakın. Giderken 25 Nisan köprüsünün de altından geçiyorsunuz.
  3. Lizbon eski şehir bölgesinin tamamen dışındaki, ancak gene de pek uzakta olmayan (Trenle yaklaşık kırk dakika) iki kasaba:
  • Sintra: Tarihi bir kasaba. Ayrıca içinde ve yanındaki tepelerde çok sayıda ilginç ve tarihi eser var. Okyanus kıyısında değil; bazı noktalarından uzaktan da olsa denizi görebiliyorsunuz.
  • Cascais: Tejo nehrinin okyanusa döküldüğü yerin yanında okyanus kıyısındaki ilk kasabalardan biri. Yani gerçekten okyanus kenarında. Hoş bir tatil kasabası.

Bu saydığım yerleri gezmek için dört gün aşağı yukarı yeterli. Şöyle bir programyapılabilir:

1.gün: Eski Şehir Bölgesi (Old City)

Bu bölgenin semtlerini gözümüzün önünde canlandırabilmek için referans olarak Rua Augusta ve buradan nehir kenarına yüründüğünde ulaşılan Praça do Comercio’yı alalım. (Praça: Büyük Meydan, Largo: Küçük meydan) Bu cadde ve paralel birkaç cadde nehir kıyısına dik olarak inen ve taşıtların giremediği, çok güzel parlak mozaik taşlarla döşenmiş caddeler ve nehir kenarındaki ihtişamlı meydana (Praça do Comercio) çıkıyorlar. Dikkat: Bu bölge dümdüz bir alan. Yani yokuşu inişi yok. Buraya sanırım BAIXA bölgesi deniyor ve mavi metro hattı üzerindeki Chiado-Baixa istesyonunda inilerek kolaylıkla ulaşılabilir. Caddelerden özellikle Rua Augusta en etkileyici ve geniş olanı. Üzerinde de birçok kafe ve lokanta var. Eşimin özellikle sevdiği, morina balığı ile yoğrulmuş hamurdan yapılıp içine özel bir cins peynir yerleştirilmiş olan (Serra Estrella)  içli köfte şeklindeki ‘bachalhau’ sandviçi deneyin derim. Rua Augusta’nın nehire yakın tarafındaki bir ayak üstü lokantada adeta seri üretimle satılıyor. Ayrıca sonbaharda bu cadde üzerinde ‘tuzlanmış kestane’ satıyorlar. Önce yadırgadık ama kabuğunu soyunca pek tuzu hissedilmiyor, sanırım böylece daha iyi pişmesini sağlıyorlar, mutlaka tadın; iyisine denk gelirseniz çok güzel. Praça de Comercio içinden nehir kenarına kadar gittiğinizde 25 Nisan köprüsünü (Ponte 25 de Abril),karşı kıyıda İsa anıtını (Cristo Rei), akşam saatlerinde gittiyseniz güneşin batışını görüp harika sokak müzisyenlerini de dinleyebilirsiniz.

Buradan Lizbon’u nehirden görebileceğiniz ‘sight seeing’ gezme/görme teknelerine de binebilirsiniz. Çok ihtiyaç duyulan bir açı olduğunu düşünmüyorum ama zamanınız varsa hoş bir gezi olabilir. Sanırım Belem’e kadar gidiyorlar.

Nehir tarafına değil de, içeri doğru yürürseniz – gidiş yönünüzde – biraz sağda Praça Figuerio’ya çıkacaksınız. Burada kentteki en eski pastahane olan Confeitaria Nacional (1829) var. Tarihi hatırına bir Nata pastası veya çocukluğumuzun ‘Baba’ tatlısı yenebilir. Baba tatlısının kreması kötüydü ama süngersi yapısını beğendim.

Praça Figuerio’dan (Nehirden içeri doğru bakarken) sağa doğru tırmanırsanız Sao Jorge kalesine ve çevresindeki ALFAMA bölgesine çıkmış olacaksınız. Ancak tırmanmak bir hayli zor; o nedenle bu meydandan 12 numaralı tramvaya binerek gitmeyi tercih edin. Bir başka olasılık da 15 euro vermeyi kabullenip Tuk Tuk adı verilen üç tekerlekli motosikletlerle kaleye çıkmak.Kaleden aşağı manzara bir hayli güzel. Burada, kalenin içini de gezerek bir iki saat geçirmeye değer.  Daha sonra kaleden çeşitli yönlere aşağı doğru inerek Alfama bölgesi gezilebilir. Alfama bölgesini çok etkileyici bulanlar var; bizim şansımız o kadar yaver gitmedi ve Alfama üzerimizde büyük iz bırakmadı. Gene de Lizbon’a bir daha gidersek bu bölgeyi didik didik etmek isteriz, çünkü gezginlerden çok güzel şeyler okuduk. Her şey bir yana, Lizbon’un en eski ve tarihinde çok fazla iz bırakmış olan 1755 depreminden en az etkilenen bölgesi.Gezen arkadaşlar örneğin çamaşırların her yerde asılı olması gibi doğallıklarından etkilenmişler ama İtalya’da aynı doğallıkta daha güzel yerler görmüştük. Ayrıca gezdikçe güzel manzaralı teraslara, kafelere, tarihi manastır ve kiliselere rastlıyorsunuz.

Baixa bölgesinin (nehre arkanızı verdiğinizde) sağ tarafındaki tepelerde kale ve o tepenin nehe inen sırtlarında Alfama var demiştik; sol tarafındaki tepede ise CHIADO ve daha da içeride ve gene yukarıda BAİRRO ALTO semtleri var. Chiado daha lüks, daha şık; Bairro Alto ise daha bohem; belki Nişantaşı ve Cihangir benzetmesi yapılabilir. Düz ayak Baixa’dan (Rua Augusta ve çevresi) bu iki tepe semte geçiş için birkaç yöntem var:

  • Bulacağınız merdiven veya yollardan tırmanırsınız.
  • Baixa-Chiado metrosunun içindeki yürüyen merdivenlerden bir kaç aşamada da olsa zahmetsizce epey yol kat ederek Chiado’nun şık ve hareketli caddelerinden Rua Garret’in en yukarısına ve en meşhur kafelerinden Brasileira’in önüne çıkarsınız. Burada da sokak müzisyenleri gayet güzel müzik yapıyorlar; kafe de bir hayli güzel. Önünde de ünlü şairleri Pessoa’nın bir heykeli var. Pessoa’nın birkaç şiirini beğenmiştim, döndükten sonra onu biraz daha iyi tanımaya çalışacağım.
  • Üçüncü alternatif yöntem olarak, Baixa-Chiado’dan bir durak önce metrodan inip (Restauradores) orada sizi bekleyen (sanırım Gloria) sarı tramvayı ile (Aslında funiküler gibi yokuş çıkmak için tasarlanmış) yukarı çıkarsınız. (Günlük Lizbon ulaşım kartınız yoksa 3.60 euro) Çıktığınız yerden sağa yukarı doğru devam ederseniz Rua Principe Real üzerinden küçük ama güzel bir parka ve şehrin gene güzel kafe ve mağazalarla dolu bir yerine gelirsiniz. Bu parkın kenarındaki tezgahlarda ilginç şeyler satılıyor. Parkın içinde de Esplanade adında denemediğimiz ama arkadaşlarımızın methettiği bir kafe var. Bu bölgede bir de Kopenhag adındaki kafenin methini duyduk. Ayrıca tramvaydan inince Principe Real’den yukarı çıkmak yerine ileri doğru giderseniz Bairro Alto semtine de gitmek mümkün.
  • Fakat sanırım en ilginç ve bir aşamada mutlaka denenmesi gereken yöntem Elevado Santa Justa (asansör) ile yukarı çıkmak. Tabii burada da kuyruk var. Dışarıdan bakıldığında sanki kuleye çıkıp ineceksiniz sanıyorsunuz ama arkadaki bir köprüden ve güzel bir bina olan ve içinde bazen parasız konserlerin olduğu arkeoloji müzesinin yanından geçerek Bairro Alto bölgesine yakın bir yere çıkıyorsunuz. Buraya geçmeden önce biraz daha zaman ve enerji ayırarak kulenin tepesine iki kat kadar daha tırmanırsanız kulenin en tepesinden manzara güzel. Bairro Alto özellikle gece hayatı için tavsiye ediliyor.

Böylece, şehrin (merkezi) eski bölgesini kafanızda canlandırmaya çalıştım ve neler yapılabileceğine de çok yüzeysel olarak değindim. İlk gün bunların yapabileceğiniz kadarını yaptıktan sonra, diğer günlerde de bizim gibi günün içinde başka yerleri gezip, akşamları yeniden eski şehir gezmeleri yapabilirsiniz. Biz diğer günlerde Belem, Sintra ve Cascais’e gittik ve bütün günü oralarda geçirdikten sonra yemek yemek için ve sokaklarda dolaşmak, sokak müzisyenlerini dinlemek için gene merkeze döndük. Ancak her yiğidin yoğurt yeyişi başkadır tabii ki…

2. Gün: Belem

Belem, Lizbon’un gene Tejo nehri üzerindeki bir dış semti. Tarihi ve görülecek epey bir yeri olan bir semt. Tejo nehrinin iki yakasını bağlayan 25 Nisan köprüsünün ayağını geçtikten sonra ve bir bakıma Lizbon’un okyanusa en yakın noktası. Beş on kilometre sonra ise okyanus başlıyor zaten.

Belem’e ya Cais do Sodre’dan trenle ya da 15 numaralı tramvayla gidiliypr. Ancak trenin nerede durduğunu anlayamadığımız gibi, birçok tren seferinin de Belem’de durmadığını gördük. Yani trenin Belem’den geçebildiği aklınızda bulunsun ama asıl gidiş vasıtası 15 numaralı tramvay. Birçok gezi yazısında biniş noktası Cais do Sodre durağı olarak veriliyor ama kalkış noktası olan Praça Figuerio’dan binin ki, oturma şansınız olsun. Lizbon’un tramvayları harika – özellikle de oturacak yer bulursanız…

Belem’in en büyük özelliği yüzyıllar önce okyanusa açılan denizci ve kaşiflerin uğurlanma noktası olması. Bir hayli yeni olan Kaşifler Anıtından manzara oldukça güzel. Aşağıya bakıldığında da Portekizli denizcilerin hangi yıl nereyi keşfettiklerine dair bir haritayı görmek mümkün. Deniz kenarındaki bu modern anıtın okyanusa doğru 700 – 800 metre kadar ilerisinde gene deniz kenarında 15. yüzyılda yapılmış meşhur Belem Kulesi var (Torre de Belem) ve gezmeye değer. Okyanustan dönen gemiler buraya uğrayıp vergilerini öderlermiş.

Kaşifler anıtının kara tarafında katedral ve özellikle Geronimo manastırı var; burası da kesinlikle görmeye değer. Katedralden yüz yüzelli metre kadar Lizbon tarafında gördüğü talep herhalde bir büyüye (!) falan bağlı olan Confeitaria de Belem (Pastahane) önünde Pasteis de Belem (Belem çöreği – Nata çöreği) için kuyruğa girenleri göreceksiniz. Belem’e gidip de o çöreği yemeyen tek kişi olmak istemiyorsanız – kuyruğu geçin, o kuyruk oturmadan yanına almak isteyenler için – içeri girin ve zaman içinde 400 kişilik bir oturma kapasitesine genişlemiş bu pastahanede ‘nata’nızı yeyin. (Belem’de Belem çöreği, başka yerlerde ‘nata’ deniyor)

Dönüş yolu için bir alternatif Belem – Lizbon merkez arasındaki Alcantara bölgesinde inip orada tam köprünün altına denk gelen LX Factory’yi şöyle bir turlamak, ya da bir kahve veya içki içmek. Burası eski fabrikaların boşaltılması sonucu modern tasarımlarla oluşturulmuş dükkan, lokanta ve kafelerden oluşuyor. Ayrıca yanında bir tramvay müzesi var, bu müzenin ilerisindeki ‘Village Underground’daki otobüsler gençlerin hoşuna gidebilecek kafeler şekline sokulmuş. Biz akşamüstü buraları gezdik; tahmin ettiğimizden sakin ve tenha idi, ancak haftasonları veya gece nasıl olur bilemem. LX Factory’deki en ilginç yer bir kitabevi idi. Bu bölgeyi görün de görmeyin de diyemem; ancak eğer oralardan geçiyorsanız, zamanınız da varsa aklınızda bulunsun.

3. Gün: Sintra

Açıkçası Sintra sandığımızdan çetin ceviz çıktı. Yani biz okuduklarımızdan; ‘Gideceğiz, eski bir kasaba göreceğiz, yakınındaki bir de masalsı bir saraya bakıp döneceğiz’ derken, keşfetmesi zor ama keyifli bayağı geniş bir alan (ormanlık park) ile karşılaştık. Üstelik bu alan içinde bir yerden bir yere gitmek de hiç kolay değil. En başta söylediğim gibi ne Lizbonlular, ne de turistler pek nereye gidilip ne yapılacağını ve de nasıl yapılacağını biliyorlar. Bu nedenle ben de bilebildiğimiz kadarını anlatacağım ama en azından Sintra için zaman ayırın ve mümkün olduğunca bilgi edinerek gidin demek isterim.

Sintra’ya tren Rossio istasyonundan kalkıyor. Bulunduğunuz yere göre, Lizbon’un geniş bulvarı Avenida Liberdade’nin içinden nehir yönünde (aşağı doğru)  yürüyerek ya da bu caddenin bir ucundaki Restaurades metro istasyonunda inerek istasyon binasına geçebilirsiniz. Sintra’ya yolculuk yarım saat kadar sürüyor. Ancak trenden indiğiniz yer gitmek istediğimiz tarihi Sintra kasabası değil; gene güzel evleri olan bizim Büyükada’ya benzer bir yer. Burada trenden indikten sonra sizi ‘Sightseeing’ciler, yani Sintra’yı para karşılığı gezdirmek isteyenler karşılıyorlar. Bugün böyle biriyle anlaşmak da düşünülebilirmiş diye aklımdan geçiyor. Ancak burada da ‘Tuktuk’lar çoğunlukta ve üç tekerlekli bu motosikletlerle dağ yollarına tırmanmak pek hoş olmayabilir. Belki ‘Hop on – off’ otobüsler daha iyi bir alternatif. Tabii ki bizim yaptığımız gibi kendiniz de gezebilirsiniz. Ortalıkta çok fazla taksi olmadığı için, bulabilirseniz zaman zaman taksi kullanmakta fayda var; taksiler de pahalı değil.

Biz ne yaptık? Tren istasyonundan ‘gerçek’ Sintra’ya kadar yürüdük. Yaklaşık 1 – 1.5 kmlik harika bir yol. Etrafta güzel ağaçlar, modern heykeller, ilginç sokak satıcıları, el işi tezgahları vs var. Hafif yokuş ama sorun yaratacak kadar değil.

Sintra ‘old town – eski şehir’ diyelim, Unesco tarafından da korunmaya alınmış; sarayları, müzeleri, kafeleri ve turist kalabalığı ile çok yerde görebileceğiniz ama bir çoğundan daha zarif güzel bir kasaba. Kasabanın sokaklarında keyif alarak gezebilirsiniz. Meşhur pastahanesi Piriquita’da bademli ve peynirli çöreklerinden yemek adeta mecburi. Burada tost ve sandviçler de fena gözükmüyordu.

Bizim gittiğimiz gün Cumhuriyet Bayramına denk geldiği için bazı dezavantajlarımız oldu. En başta, Sintra kasabasının yukarılarında yer alan – 3 km deniyor ama bu nasıl 3 km anlayamadım; yol ormanların arasında öyle bir döne döne gidiyor ki, tırmanmaya kalksak, bir saatten az sürmezdi. – Pena sarayını gözümüze kestirmiştik; Sintra’yı gezip, çöreklerimizi yeyip, sarayı da şöyle bir görüp dönecektik. Ancak yukarı çıkmak için 434 no’lu otobüsü çok fazla bekledik. Taksi veya cesaret edebiliyorsanız tuktuk’a kişi başı 5 euro verin ve çıkın derim. Saray Almanya Kara Ormanlardaki meşhur ve Disney’e ilham veren saraydan esinlenilmiş ve adeta şekerden yapılmış rengarenk bir saray. Eski bir manastır genişletilerek yapılmış. Sarayın sadece bahçesi için bilet almak mümkün ama bence sarayın içine de girin. Özellikle bir tarafından okyanusa bir tarafından ormanlar içinde Magrip kalesinin manzarasına burçlardan bakmak çok hoş.

Biraz cahilce kaçacak ama aklımda kalanı sizin için şöyle yerli yerine oturtmak isterim: Trenden indiğimiz ‘yeni’ kasaba; biraz yürüyünce eski Sintra kasabası ve bunun yukarısında ormanlık kocaman bir park ve bu ormanın muhtelif yerleinde ilginç yapılar var ve bunlar arasında yürümek mümkünse de pek kolay değil.

Bu yapılardan en cazibelisinden hemen bahsettim zaten: Pena sarayı. Onun dışında hatırladıklarım arasında bizim gidemediğimiz kale ve saraydan 1.5km kadar yürümek gerektiren bir şale var. Bu şalenin (chalet) çok zarif olduğu söyleniyor.

Pena dışında bir başka küçük sarayı, özellikle bahçesini görme şansımız ise oldu. Bu saray Sintra eski kasabasından 10 dakika yürüme mesafesinde ve adı Quinta da Regaleira. Bahçesinde derin kuyular, mahzenler ve dehlizler var. En meşhuru 27 metre derinliğinde bir kuyu; bu kuyuya ‘Initiation’ kuyusu deniyor, burada manastırda görev almak isteyenlerin bir sınavdan geçtiği söyleniyor. Bugün değil ama o zamanları düşününce korkutucu bir yer ancak mutlaka görülmeye değer.

Bu sarayın (malikane de diyebiliriz) içini göremedik, çünkü 6.30’da kapandı ve biz bahçede kuyuları ararken bayağı zaman kaybetmiştik. Bu nedenle tekrar Sintra’ya gelirken bizden daha hazırlıklı gelin diyorum.

Biz Pena’dan aşağı bir taksi ile indik; taksi şoförümüz hoş bir Portekizli idi ve bizi Sintra yakınındaki Regaleira’ya getimeden önce “Buranın bir sırrı var” diyerek, Regaleira’nın 100 metre kadar yukarısındaki lüks otelin bahçesine götürdü, park etti ve kemerin altından okyanusu görebileceğimiz bir küçük terasa çıkardı. Manzarayı beğendik ama asıl sürpriz dönüşümüzdeydi; kemerin altından tepelerdeki Pena sarayının en güzel açıdan manzarasını görmek ve resimlemek mümkündü; ben de bu sırrı (!) sizlerle paylaşayım.

Dönüşte eski kasabanın meydanındaki kafede (Bir otelin kafesi idi) ben çok beğendiğim bir krep ve Işıl da çok beğendiği bir ‘empada’ (Bir nevi börek) yedi; bu şekilde çok ihtiyacımız olan dinlenme olanağına da kavuşmuş olduk, karşımızdaki Sintra milli sarayını (Burası da gezilebillir) ve meydanı da keyifle seyrettik ama Portekiz’deki en ‘kazık’ hesabı da burada ödedik.

Tren istasyonuna, meydandaki tek taksiyi bulabildiğimize şükrederek döndük ve son saniyede üzerinde ‘Oriente’ yazan trene bindik. Gene de içindeki yolculara ‘Lizbon?’ diye sormuştuk tabii ama sonra küçük bir araştırmadan sonra trenin gelirken Lizbon’un içinde bindiğimiz Rossio istasyonuna değil, Oriente diye dış semtlerden birine gittiğini öğrendik. Bunu şunun için yazıyoum; böyle bir şey sizin de başınıza gelirse hangi istasyonların yanında ‘M’ (Metro) işareti olduğuna bakıp, gitmek istediğiniz yere uygun bir istasyonda inerek metroya geçebilirsiniz. Biz hayvanat bahçesinin olduğu istasyonda inerek kolay bir şekilde merkeze döndük; kolay diyorum ama tren istasyonunun adı ile metro istasyonunun adı eşleşmiyordu ve ‘zoo’dan yola çıkarak aynı olduğunu bilmece çözmeyi seven eşim buldu. Böyle ‘alengirli’ işleri sevmiyorsanız Oriente’ye değil Rossio’ya giden treni bekleyin.

4. Gün: Cascais

Portekizce’de s veya x gördüğünüz kelimeyi ‘ş’ vurgusu ile okursanız yanılma payınız az. (LX Factory derken LX ‘Liş’ diye, Cascais, Kaşkaiş diye okunuyor veya benim kulağıma öyle çalındı.

Cascais’e Caid Sadre’den kalkan (Bu istasyona vamak için metroda mavi hat üzerinde en sık kullandığımız Baixa-Chiado’da inip metrodan çıkmadan yan tarafa galiba yeşil hatta geçilip bir durak gidiliyor)

Yol 30 – 40 dakika sürüyor. Bazı seferler bazı istasyonlarda duruyor, bazıları durmuyor, buna göre süre değişiyor. Cascais’ten önce Estoril diye bir kasaba var, bu kasaba da bir sahil kasabası; zenginlerin yaşadığı, güzel evlerin, kumarhanelerin olduğu bir yermiş ama bizim zamanımız görmeye yetmedi; açıkçası pek içimizden de gelmedi.

Cascais’te trenden indiğinizde, dükkan ve kafelerle çevrili bir yoldan okyanus kıyısına ulaşıyorsunuz. Arada kayalıklarla ayrılmış birkaç kumsal var ve deniz okyanustan beklenmeyecek kadar sakin ve insanı çağırıyor. Güneşlenen ve ‘yüzer gibi yapan’ epey insan vardı. Ancak denizin soğuk olduğunu belirteyim.

Cascais’te sadece deniz havası, deniz manzarası ve çeşitli dükkan ve kafelerle dolu sokakları kendinizi mutlu hissetmeniz için yeter. Sokak aralarında şarap tadımı yapmak ve de yetenekli sokak müzisyenlerini dinlemek mümkün. Cascais’ten, Portekiz’in en önemli üretimlerinden mantar (Bildiğimiz şişe mantarı) ile yapılmış kalem, çanta, şapka gibi aksesuarlar da almayı düşünebilirsiniz. Lizbon’da da bu eşyaların satışı var ama sanki burada daha yaygın gibi geldi. Burada oturup sokak müzisyenlerini dinlediğimiz Bijou çok eski ve güzel çörekleri olan bir pastahane. Hele önünde birkaç Cape de Verde’li müzik yapıyorsa oturup en azından bir kahve içmeye değer. Yeri gelmişken, yediğimiz basit tatlı ya da çörekler içinde belki de en hafifi olan bademli ‘jesuita’dan da bahsedeyim.

Ancak Cascais’in yalçın kayaları ve okyanusu biraz daha dalgalı ve doğal halinde seyretmek isteyenler için sunacağı bir şey daha var: Cehennem çukuru. (Boca do Inferno) Bunun için şehir merkezinden başlayarak kıyıdan 2 km kadar yürümek gerekiyor, ancak güzel bir yol; giderken bir derenin üzerinden geçiliyor; sıkılırsanız oturacağınız salaş bir kafe ve okyanus üzerinde biraz tuzlu da olsa güzel bir manzaraya karşı kahve içebileceğiniz bir otel var. Kayaları gördüğünüz zaman doğru yolda olduğunuzu anlıyorsunuz. Bir süre sonra hediyelik eşyaların satıldığı bir yere gelince ‘Cehennem çukuru’na yaklaştığınızı anlıyorsunuz. Biz oradaki tezgahlardan bazı hediyelik eşyalar aldık ve salaş görünümlü bir kafede tost ve poğaça tarzı bir şeyler yedik. Birçok yerde taze meyva suyu servisi de var.

Cehennem Çukuru güzel bir sarp kayalık manzarasını görebileceğiniz yerde. Denizin oyduğu bir boşluğa denizin kuvvetle hücum etmesi nedeniyle bu ismi almış. Benzer bir manzarayı okyanusun karşı tarafında Maine kıyılarında da görmüştük. Med cezir ve havanın sakin veya fırtınalı oluşu tabii ki karşılaşacağınız manzarayı etkiliyor ama sakin bir havada bile güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Burası ile ilgili bir de gerçek bir olaya dayanan bir hikaye var; Portekizce olarak kayaların üzeindeki bir metal levhaya işlenmiş. Bir İngiliz yazar, araştırmacı, büyücü – yani ilginç özellikleri olan bir adam, Aleister Crowley sonradan öğrendiğimiz kadarı ile aşık olduğu bütün kadınlara “Kızıl saçlı kadın” adını takıyor ve bunlardan birinin kendine yüz vermemesi üzerine de intihar izlenimi veren bir mektubu bu kayalıklara bırakarak ortadan kayboluyor. Ancak dostu olan ünlü Portekizli şair ve gazeteci Pessoa, bu mektuptan bir gazete haberi çıkarıyor ve anladığım kadarı ile İngiliz’in hayaletini gördüğünü bile söylüyor. Oysa İngiliz 20 gün sonra bir başka ülkede ortaya çıkıyor. Benim bu öyküde ilgimi çeken İngiliz yazar (veya her neyse…) Crowley‘in aslında dünya üzerinde ne kadar çok insan üzerinde sonradan o veya bu şekilde etkili olması oldu. Internetten bu ilginç kişiliği araştırmanızı öneririm; sanırım siz de şaşıracaksınız.

Geri yürümeye halimiz kalmadığı için bir kafeden taksi çağırmasını rica edip, taksi ile merkeze döndük. İnsan böyle bir yerde bekleyen taksiler olmasını umuyor ama yok. Merkezde dükkanlar arasında biraz daha gezinip, Lizbon’a dönen trene atladık.

Ancak taksi demişken, bizim gitmediğimiz ve hem Sintra’dan hem de Cascais’ten otobüs veya taksi ile ulaşılabilecek Cabo de Roca’dan bahsetmeden olmaz. Bu nokta Avrupa kıtasının en batı noktasıymış; Cascais’den sanırım onbeş yirmi kilometre ötede. Biz okyanusu Cascais’ten seyretmeyi yeterli bulduk. Buraya gitmek için otobüsü de alternatif olarak dile getirirken tereddüt ediyorum; çünkü bir yerde geri dönmek için çok fazla beklenildiğini okudum. Oysa taksi sizi götürüp yarım saat bekleyip geri getiriyormuş. Cascais taksicileri bu teklife alışkınlar ve 35 euro talep ediyorlar. Buraya gidip çok etkilenen arkadaşlarım da oldu, bunun yerine Cascais veya Estoril’de zaman geçirseydik diyen arkadaşlarım da. Buradaki en ilginç manzaralar sanırım deniz feneri, kayalar ve de okyanus imiş. Güneşin batışı da muhteşem oluyor diyenler var. Anladığıma göre meraklısı için 10 euro’ya bir de oraya ayak bastığınıza dair bir sertifika veriyorlarmış. Dediğim gibi, biz Cascais’de sakin bir akşamüstü geçirmeyi ve akşam yemeği için Lizbon’a dönmeyi tercih ettik.

Genel Bazı İlave Notlar:

1) Biz Alif Avenidas otelinde kaldık. (Alif, ‘Elif’ demekmiş ve otel Mozambikli bir müslümana aitmiş)  Eski şehrin biraz dışında ancak metroyla gidip gelmek o kadar kolay ki, üstelik metroya binmek bence bir şehri tanıma yollarının – sokaklarında yürümek dışında – en önemlisi. Bu nedenle bu oteli sizlere de önerebilirim. Temiz, ilgili, makul fiatlı bir otel. Gerçi fiatlar günden güne çok değişkenlik gösteriyor, buna şahit olduk. Bir daha gitsek gene o otelde kalırız. San Sebastio metro durağında ve bu nedenle havaalanında da, o upuzun taksi kuyruğunda beklemek yerine kırmızı metro hattı ile kolay ulaşılır bir yerde. San Sebastio’dan merkeze de (Baixa-Chiado) metro mavi hattı ile 6 dakikada gidiliyor. Ayrıca şehrin popüler ziyaret mekanlarından Gulbenkanian müzesine (Biz ancak bahçesini gezdik ama özellikle çinileri, tabloları ve uzak doğudan gelen bazı eşyaları ile çok güzel bir müze olduğu biliniyor) ve de El Corte Inglas alışveriş merkezine son derece yakın. Metrodan çeşitli çıkış kapıları var, buna mutlaka iyi dikkat etmek gerekiyor. Yanlışlıkla El Corte Inglas’ın içine çıkıp Haegen Dazs’ın bademli çikolatalı dondurmasını bulmak güzel bir sürpiz oldu ama o kapıdan çıktıktan sonra oteli bulmakta bir hayli zorlandık. (Boş yere kimseye oteli sormayın, yan sokaktayken bile bilmiyorlar (!)) Şunu da eklemem gerek; Lizbon’da kim hangi otelde kaldıysa çok memnun; o nedenle benim önerimi de olasılıklardan biri olarak değerlendirin; çok fazla kıymet-i harbiyesi olan bir öneri değil…

2) Lizbon’da yanılmıyorsam dört ayrı metro hattı var; biz bunlardan esas itibarı ile mavi hattı, biraz da kırmızı hattı kullandık; sadece Cais do Sodre’ye geçmek için bir defa sanırım tek bir duraklık mesafe için yeşil hattı, Principe Real’den dönerken de mavi hatta geçmek için sarı hattı kullandık. Ancak zaten birçok yer yürüme mesafesinde; yokuş tırmanma alternatiflerini de daha önce sıralamıştım.

Metro istasyonlarında görevliler var, İngilizce biliyorlar ve ihtiyacınıza göre hangi kartı satın alacağınız konusunda yardımcı oluyorlar. Kart satın alıp, ihtiyaca göre doldurmak mümkün. Ancak Cascais ve Sintra için trenleri de kapsasın isterseniz, o takdirde günlük bilet alırken onu söylemek gerekiyor, çünkü daha pahalı. Taksiler bir hayli ucuz. Hatta tuktuklardan bile daha ucuz ama bazen bulmak çok kolay olmayabiliyor.

Bir de ‘Lisboa Card’ var. 3 günlük 39 euro kişi başı. (Bir günlük, iki günlük de olabiliyor) Bahsettiğim bütün metro, tren, tramvay biletlerini (Cascais, Sintra’ya gidiş dahil, Sintra içi saraylara gidiş hariç) yani bütün ulaşımı kapsıyor ayrıca müze ve saraylarda indirim sağlıyor. Gene de bu indirimler atla deve sayılmaz, ayrıca müze girişi ücretleri de çok yüksek değil; çok fazla müzeye gitmeyecekseniz, iki euro oradan, üç euro buradan fiatını çıkarıyor mu, emin değilim.

3) Lizbon deyince fadosuz olmaz. Amelia Rodriguez’in bir CD’sini alıp dinleyin gitmeden. Muhtelif fado klüpleri var, biz bunlardan biraz sapa bir yerde kalan Senhor Vinho’ya taksi ile gittik. Fadocular, üç adım ötemizde söylediler ve hepsi (Üç kadın sanatçı) çok da güzel söylediler. Her biri gelirken ışıklar kararıyor ve yemek yemeye de ara vermemiz bekleniyor – ki doğrusu da bu. Biz çok memnun kaldık. 12.5’ar euroyu mecburi ödüyorsunuz, bunun karşılığında ufak tefek yenecek şeyler veriyorlar. Ayrıca ana yemek, içki vs bir hayli pahalı ancak yemekler de iyiydi. Fado için biraz olması gerekenden lüks bir ortam ama biz memnun kaldık, hatta aralıklarla dörder beşer fado söyleyip ayrılmalarını az bulduk. Müziği adeta sadece size çalınıp söyleniyormuşçasına usta seslerden dinlemek hoştu; aklınızda olsun. Bir dostumuzun deneyip memnun kaldığı bir başka Fado mekanı ise A Severa… Doğrudan deneyime dayandığı için bu ismi de kaydetmiş olayım.

4) Lizbon’da iki yazar/şairin izini hissediyorsunuz. Bunlardan Pessoa’dan söz etmiştim. Diğeri birçoğunuzun tahmin edebileceği gibi Saramago. Eşim Saramago’nun ‘Lizbon Kuşatması’  romanını döndükten sonra okuyup çok beğendi ve eğer Lizbon’u gezmeden önce okumuş olsaydı aynı derecede beğenir miydi; emin olamadı. Ben de bu kitaptan bahsetmiş olayım, ister gitmeden önce okuyun, ister döndükten sonra! Lizbon’a Gece Treni (romanı da var) ve Lizbon Hikayesi (Lizbon Stoy) de Lizbon’la ilgili filmler olarak izlemek üzere notlarımda yerini aldı.

5) Lokantalardan ise en fazla memnun kaldığımız Maria Catita oldu. Cervajeria (Birahane demek) Trindade de tarihiyle, çok geniş mekanıyla, duvardaki mozaik resimleri ile ve deniz ürünleri ile ilginç bir yer. Bir zamanlar  orada bira imal ediyorlarmış. Dostlardan methini duyduğum ve denemiş oldukları için bahsedeceğim iki yer de Casa Do Alentejo ve öğlenleri açık olan Cantinho Do Bem Estar.  İzlenimim şu ki; kabuklu deniz ürünlerine büyük bir düşkünlüğünüz varsa her lokantadan memnun ayrılırsınız; aksi takdirde ise (muhtemelen) Michelin yıldızlılara gitmedikçe hiçbir lokanta mükemmel değil ama sanırım hiçbiri kötü de değil.

6) Şehri 28 no’lu tramvay ile en güzel dolaşabileceğiniz söyleniyor ama bu tramvay hep çok doluydu, bu deneyimi yaşamaya fırsatımız olmadı.

7) Şehirde, en fazla rastlayacağınız yenecek şeyin Nata (Belem) çöreği olduğundan söz etmiştim. Bunun dışında morina balığı, temizlenmeden ızgarası yapılan ve bu nedenle beğenmediğim iri sardalye balıkları, bir çeşit vişne likörü olan ginjinha (ginja), Sagres ve Super Bock biraları da her yerde rastlayabileceğiniz alamet-i farikalardan.

8) Belem çöreğini (Nata) almak isterseniz, fazla dayanmayacağını da dikkate alarak havaalanından almak en iyisi. Biz havaalanında bulacağımızdan emin olmadığımız için, bir AVM’de satılan ve ödüllü olduğu söylenen Aloma pastahanesinin natasını aldık ama hiç memnun kalmadık. Anladığım kadarı ile pastahaneden alırsanız güzelmiş, süper marketlerde satılan ise aynı kalite değilmiş. Ancak bu pastahane bir hayli sapa bir yerde; gitmeye değer bulmadık.

9) Şehirdeki bazı evlerin çini dış cepheleri, heykeller, mozaik resimler ve çeşitli duvarlardaki sanat eseri denebilecek grafitileri de unutmamak gerek. Sokaklarda gezerken, ilginizi çekebilecek bir ‘şeyler’ sık sık önünüze çıkıyor.

10) Elimden geldiğince doğru ve programınızı kendi zevklerinize göre detaylandırırken işinizi kolaylaştıracağını umduğum temel pratik bilgileri vermeye çalıştım. Satır aralarında da ilginç ipuçları bulacağınızı umuyorum. Yanlış hatırladıklarım, yanlış algıladıklarım ya da yanlış yorumladıklarım umarım yoktur. Ayrıca bazı bilgilerin zamanla değişeceğini de göz önünde bulundurun derim.

11) Lizbon’a gitmeden önce incelediğimiz bazı yazı ve siteler gezimizi kolaylaştırdı ve güzelleştirdi. Hülya Ünal Özman ve Deniz Gabay’ın bizi kırmayıp kendi tecrübelerini aktardığı emailleri; Aslıhan Altuntaş Güreşçier’in detaylı ve program yapmamıza destek olan Lizbon günlükleri, Zeynep Atılgan Boneval’in ‘Yolculuk Terapisi’ sitesi ve de İmge Tan’ın Imgeleme.com sitesi. (Bu son iki site çok emek verilmiş ve neredeyse her yolculuk öncesi mutlaka baktığımız siteler.) Hepsine çok teşekkür ederim. Ayrıca buradaki resimlerin çoğunu eşim Işıl’ın çektiğini de belirtmem gerek.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

  • 'Ne Anladım Ben Bu Hayattan' en son
    05.03.2012
    tarihinde güncellenmiştir.
  • Gün gün yazılar

    Kasım 2018
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Eki    
     1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    2627282930