Biri

Benim Gözümden Datça Yarımadası

Datça Yarımadası hakkında 5 yıl önce yazmıştım ama bölge çok hızlı değişiyor, bilebildiğim kadarı ile yeniden son halini yazmak istedim. Bu yazının son derece öznel olduğunu ve Datça’ya sadece benim gözümden baktığını, sadece benim deneyimlerimi içerdiğini söyleyerek başlayayım. Datça ile uyumlu, Datça’yı seven ve belki de daha önemlisi Datça’nın seveceği dostlar için kaleme alınmıştır.

Nerede hangi köy, kasaba ve de koylar var; buralarda benim yemek, seyir ve gezme deneyimlerim neler? Bunları yazmaya çalıştım.

Ülkemizde kurumsallaşma zayıf olduğu için her an her şeyin özellikle otel-lokanta sahip ve çalışanlarının değişebileceğini göz önünde bulundurun lütfen. Yani hiçbir şeye kefil olmak maalesef mümkün değil.

Tabii ki yazdıklarımın dışında çok güzel yerler de vardır. Ben sadece denediklerimi ve birinci ağızdan duyduklarımı yazdım. Diğer yerleri de denemekten geri kalmayın, kimseye haksızlık yapmış olmayayım. Benim bilmediklerimden beğendiklerinizi yazarsanız da sevinirim.

Anlatacaklarım Marmaris’e arabayla yaklaşan ve istikameti Datça tarafı olan ama çevreyi de merak eden bir aileyi hedef alıyor diyebiliriz. Ancak önce İstanbul’dan gelirken bazen uğradığımız iki kafeden ve bir açık hava lokantasından bahsedeyim. Birincisi Akhisar – Balıkesir arasındaki Ceren Tur Shell Benzin istasyonundaki kafe. Bir kadının eli değdiği belli olan bu kafe, bir yol üstü kafesi olarak diğer bütün gördüklerimden daha özenli. Ancak yeni otoyol nedeniyle muhtemelen bir çok kişi artık buradan geçmeyecektir. Diğer bir mola verdiğimiz kafe ise otoyoldan Muğla’ya doğru çıkar çıkmaz Aydın çıkışındaki Kahve Bahane.

Yatağan – Muğla çıkışından biraz sonra sağa sapılıp birkaç km sonra ulaşılabilecek Pınarbaşı lokantası da (Çetibeli Pınarbaşı ile karışmasın) yaşlı çınarı, akarsuyu ve güzel ortamı ile mola verilebilecek yerlerden.

MUĞLA – MARMARİS ARASI

Et yemeği sevenler için Muğla’dan sonra yol üstündeki Alabi lokantası düşünülebilir. Alabi’nin bir de ana yol üstünde olmayan ve Muğla yönüne sapılırsa ulaşılabilecek kebap lokantası var.

Biz henüz gidemedik ama Muğla’yı geçtikten sonra solda kalan Ula baraj gölü çevresinin güzel bir mesire yeri olduğunu Ulalılardan duyduk.

Gökova’ya gelirken Sakar geçidinin başında, 10 dakikalık bir yolla ulaşılan harika bir seyir terası var. Yalnız yol son derece kötüydü, birkaç yıldır gitmedik ama bu yıl bir arkadaşımız yolun düzeldiğini söyledi. Yol kötü dahi olsa, berrak bir havada o manzarayı görmeye gene de değer.

Gökova’ya inerken sağdaki Akyaka’yı hemen herkes biliyor ama zaman uygunsa oraya da sapıp Azmak (dere) boyundaki lokantalardan birinde yemek yemenizi öneririm. Benim bildiğim ikisi Cennet ve Halil’in Yeri.

İnerken karşı (sol) tarafta kalan Go benzin istasyonu yanında Gaziantep’ten getirilen malzemelerle yapılan Bahadırlıoğlu baklavaları var. Özellikle dönüş yolundayken durup tatmak lazım.

Marmaris’e saparken ana yola paralel iki tarafı okaliptüslü yol fotoğraf çekmek için ideal. Bir zamanlar Marmaris’e gitmek için kullanılan ancak artık kullanılmayan bu kısa yolun sonunda Akçapınar köyü var. Buradaki kafelerde çay içmek,  tost yemek, azmak turu yapmak ve balıkçı kooperatifinden taze balık almak ve tekrar ana yola çıkmak mümkün.

Ana yolda devam edildiğinde Marmaris’e gelmeden 15 km önce Çetibeli mevkiinde Jandarma karakolundan biraz sonra Pınarbaşı Çağlayan lokantası, yemeklerinde eski kalite kalmadıysa da pınarı ve çınarı için mola vermeğe değer. Biz hâlâ seviyoruz.

Datça’ya doğru gidiyorsanız Marmaris’e uğramanıza gerek yok. Çetibeli’nin az ilerisinden Okluk ve Yeşil Belde oklarının gösterdiği yola saparsanız, trafiğe girmeden güzel ve yeşil bir yoldan Marmaris – Datça yolunun başlarına çıkabilirsiniz. Bu yoldan giderken Datça sapağını kaçırırsanız Okluk’a gidersiniz, dikkat. Diyelim Marmaris’e uğradınız, birkaç bilgi  de Marmaris için vereyim:

ÇOK KISACA MARMARİS:

Marmaris’te en sevdiğimiz lokanta, yemeklerinden ziyade terasında oturma keyfi nedeniyle Netzel Marina içindeki Pineapple. Dünya mutfağından yemekleri çok çeşitli, kokteyleri de güzel. Bunun dışında sadece bilenlerin ve esnafın gittiği, balıktan ciğere ve çeşitli günlük mezelere, yemek yemek için de uygun salaş Konti meyhanesi farklı bir yer arayanlara önerilebilir. Yeri, Marina başındaki camiin yakınında 37. sokakta. Pastahane olarak da üst düzey kalitesi olmasa da taze pasta ve taze çay bulabileceğiniz, özenli bir yer olarak gördüğüm Karen’i önerebilirim. Konti Meyhanesi’nin biraz yukarısında Mona Titti adındaki dükkan sahipleri ile İçmeler’deki aynı isimli ve artık kapanmış olan lokantaları vasıtası ile tanışmıştık. Artık yeme içme sunan bir yerle ilgileri kalmadı ama bu dükkanda kıyafetten biblolara ilginç tasarımlar var; göz atmağa değer. Tekrar söyleyeyim, burası bir lokanta değil, bir yanlış anlaşılma olmasın. Tasarımcıların babası Güven Bey’in kendi hayat öyküsünü yazdığı kitapları ise şaşırtacak derecede sürükleyici ve ilginç; kendisi kadar!

Yukarıda bahsettiğim Bahadırlıoğlu baklavalarının şubesi de sahil yolu üzerinde İçmeler’e doğru. Ayrıca Muğlalı caddesi üzerindeki Dr Gelato’nun dondurmaları fena değil ama her daim taze yapılan burma baklavası dondurmalarından bana göre daha güzel.

Marmaris’ten (sanırım ekim sonuna kadar) Rodos’a feribot kalkıyor. Pasaportu ve vizesi olup da gitmek isteyenler için en fazla bir buçuk saatlik yol.

ÇOK KISACA İÇMELER:

Sahilden devam edildiğinde Marmaris’ten sonra gelen İçmeler aslında Amerikan tarzı bir eğlence yeri olmuş. İçmeler’e Marmaris’ten kıyıdan gidildiği gibi Marmaris – Datça karayolundan da sapmak mümkün. Birçok lokantada canlı müzik veya gösteriler var. Gösterilerin çoğu ‘Yetenek Sizsiniz’ programından çıkmış gibi. Gene de sakin koylardan sıkılan bir akşamını İçmeler’e ayırabilir.

İçmeler’in biraz ilerisinde Turunç ve Kumlu Bük var. Kumlu Bük’te Dedem Restoran iyi demişlerdi ama ben gittiğimde mevsim dışıydı, o nedenle olacak çok tenhaydı, girmedim, gene de denenebilir. Ben Serendip Select Otelde yemek yiyip denize girdim ve memnun kaldım ama Datça tarafının koylarını tercih ettiğimi düşündüm. Epeydir gitmediğim için bu yazdığım yerlerin ve diğerlerinin son durumunu bilemiyorum. Buralara, daha sonra bahsettiğim Bayır köyünden geçerek de gitmek mümkün.

DATÇA YOLUNA ÇIKTIK

Şimdi Marmaris’i ve İçmeler’i unutup dönelim asıl yolumuza. Çetibeli’den biraz sonra ‘Yeşil Belde – Okluk’ yazan yerden saparak 20 dakika kadar sonra Marmaris-Datça karayoluna çıkıyoruz. Biraz ilerideki benzin istasyonundan sonra neredeyse Datça’ya kadar  başka benzin istasyonu yok, dikkat. Benzin istasyonunda bir de köfteci var. Datça yönünde biraz ilerisinde Bozburun ayırımından hemen önce solda Nehirde Mola’yı biz seviyoruz. Pidelerini de, Antakya’dan getirdikleri burma tatlısını da beğendik. (Sonradan şu notu ekliyorum: Bir seferinde çok beğenmiştik, bir diğerinde daha az beğendik). Bazı dostlarımız kahvaltısından da memnun kaldılar. Nil Hanım işletmeciliğini yapıyor. Her şeyden önemlisi onun misafirperverliği ve çok hoş bir dere kenarında olduğu için mola vermeye değer. Burada balıkçılları, ördekleri, kuyruk sallayan kuşunu, hatta şansınız varsa yalı çapkını kuşunu bile görmek mümkün. Burada eskiden Mavi Pide vardı; yakında bir yere taşındı. Damak zevki insandan insana değişir ama biz Nehirde Mola’nın pidelerini daha fazla beğendik. Bozburun sapağının hemen karşısındaki Köşem Pide’nin de, sapaktaki bir diğer pidecinin de iyi olduğunu bir dostumuzdan duyduk.

SELİMİYE, BOZBURUN, SÖĞÜT

Bozburun sapağına gelindiğinde, bu taraflara gelen bir gezginin iki alternatif arasında seçim yapması gerekiyor. Ya Selimiye, Bozburun, Söğüt tarafına sapacak, ya Datça, Hayıtbükü, Ovabükü, Palamutbükü’ne devam edecek.

Bundan sonra her iki alternatif hakkında bildiklerimi yazacağım:

Datça yolunda giderken Bozburun’a doğru saparsanız:

6-7 dakika kadar sonra Golden Key – Hisar Önü – pahalı ama güzel bir otel. O açıdan Hisarönü körfezinin görünüşünü çok severim.

Hisarönü körfezinde ‘Kız Kumu’ adı verilen ve derin denizin ortasında uzayıp giden yüzeye çok yakın bir toprak ‘doğal yol’ var. Dizlere kadar suya girilerek üzerinde yürünebiliyor. Hoş tarafı iki tarafının da derin deniz olması. Kız Kumu’nun meşhur bir de efsanesi var; düşmanlardan kaçan bir prensesin eteğindeki kumları dökerek denizde yürüyebilmesi ve kumlar bittiğinde denize karışması üzerine – Muhtemelen başka versiyonları da vardır. Kız Kumunda yazın turist kaynadığını ve park etmenin dahi zor olduğunu da belirtmem gerekir.

Kız Kumu civarında son zamanlarda bir hayli otel ve lokanta ‘belirdi’. Biz bunlardan İncir’i özellikle yeri ve manzarası nedeniyle beğeniyoruz. Lokantasında oldukça lezzetli yemekler yedik (biraz pahalı). Gecelemek isteyenler için de 7 odalı bir pansiyonu var. Havalar soğuduğu zaman gidenlerin de aklında olması için: Kışın da açık, şömineyle ısınan kapalı yeri de mevcut.

Hisarönü Marina’da (Narin Marina) iyi ve pahalı iki lokanta olduğunu biliyorum, hiç gitmedim.

Hisarönü’nden Selimiye’ye doğru giderken zamanınız bolsa, yoldan biraz ayrılıp Turgut köyünden geçebilirsiniz. Köyün merkezinden sağa saparsanız bir buçuk km sonra güzel bir koy var. (Her ne kadar karşıdaki otel görüntüyü biraz bozuyorsa da) Ella veya Zakkum adlı lokantalarda bir çay içmeye değer. Geri dönüp tekrar Selimiye yoluna doğru ileri devam ederseniz Turgut köyünden tekrar anayola çıkana kadar kısa bir süre de olsa bence Türkiye’nin en yeşil ve güzel yollarından birinde araba kullanmış olacaksınız.

Biraz daha ileride solda Turgut şelalesi var. Serin ve bol ağaçlı, yazın suyu az da olsa ortam güzel. Şelalenin arkasına doğru biraz cambazlık yaparak yürümek de, oluşturduğu mini gölette yüzmek de mümkün. Burada gözleme de yenilebilir. (Turistler akın akın üstü açık araçlarla geldiği için geç veya erken saatleri seçmek lazım)

Selimiye’ye yaklaşık 6-7 km kala, sola sapıp Bayır Köyü’nü görebilirsiniz. Köyde çok yaşlı bir çınar ve çok yaşlı bir selvi ağacı var. Selvi biraz arka planda kalıyor ama giderseniz mutlaka görün derim. Her iki ağacın da 2000 yaşlarında olduğu söyleniyor; yaşları söylenenin yarısı kadar da olsa görmeye değer anıt ağaçlar. Bayır köyünü aklımızda tutalım, çünkü Söğüt’e buradan da gitmek mümkün. Ancak bu yoldan daha sonra bahsedeceğim.

Bayır’a uğrayıp veya uğramayıp birkaç yıldır son derece popüler olan Selimiye’ye geliyoruz. Marmaris-Datça yolu ayırımından sonra yaklaşık 30 km yol yapmış olduk. Buradaki Sardunya lokantasını en eski olup da kalitesini aynı tuttuğu için takdir ediyorum. Ben denemedim ama iki arkadaşımdan ‘Hidayet’in lokantasının da iyi olduğunu duydum. (Bir adı ‘Deniz Kızı’ olabilir) Falcon’un pideleri fena değildi. Selimiye koyunda yan yana bir çok otel ve lokanta var, çoğu deniz kenarında ve güzel gözüküyorlar; kalan herkes de hangisinde olsa, memnun. Örneğin Selimiye içinde birkaç arkadaşımız Losta otelden çok memnun kalmışlardı. Bir başka arkadaşım da her yıl Kaptan Pansiyon’da kaldıklarını ve çok memnun olduklarını söyledi. Ayrıca özel durumları nedeniyle iki otelden daha bahsedeyim. Biri Beyaz Güvercin. Selimiye’ye günübirlik gelen biri para ödeyerek burasının plajını kullanabiliyor. Biraz pahalı olsa da, kullananlar memnun olduğu için bahsettim. Diğeri Swan Lake. Selimiye’ye sapağının biraz yukarısında yer alan bu otelin terasından Selimiye koyunun manzarası harika. Sahibi Muzaffer Bey’in de ilginç hikayeleri var. Kalmayan da o terasta bir kahve içmeli bence.

Selimiye girişte Ceri Pastahanesi, Datça yarımadasında çok sayıda iyi pastane bulunmadığı için ilgimi çekmişti, pastalarını ve bademli kurabiyesini de çok beğenmiştim. Ancak sahibinin vefat ettiğini üzülerek öğrendim, bilmiyorum pastahane devam ediyor mu? Ayrıca Paprika’nın da ilginç tatlı ve kokteylleri var. Pamuk şekerli limonatasının görüntüsü hoş. Bir de yol üstünde losta tatlısı yapan bir pastahane var, yöreye özgü olduğu için çok deneniyor, bana biraz fazla tatlı geliyor.

Selimiye’den devam ederseniz Bozburun’a gidiliyor. Bozburun deyince benim aklıma hem köyü, hem de biraz ilerisindeki kıyı şeridindeki birkaç lüks otel geliyor. Bunlardan Sabrina’s Haus şimdi ülkenin en pahalı butik oteli olmuş. Sabrina’s House yakınındaki Karia Bell oteli de, biraz daha ilerideki Bozburun Yat Klüp de o boyutta değilse de pahalı ama iyi butik oteller. Selimiye’de veya Bozburun merkezde kalıyorsanız rezervasyon yapıp, yemek yeme vesilesi ile bambaşka, bir hayli izole, denizin üstündeki gerçekten güzel bir ortamı görebilirsiniz. Bu otellere yemeğe giderseniz bilmelisiniz ki, karadan ulaşım yok, telefon ediyorsunuz, tekne ile sizi alıyorlar. 5 dakikada gidiliyor.

Bozburun’dan sonra 10 dakikada araba ile Söğüt köyüne geçmek mümkün. Burası da son zamanlarda son derece popüler oldu.  Eskiden basit bir balıkçı köyü görünümündeyken bugün kıyıda da, sırtlarında da bayağı lüks lokantalar var. Önce harika manzaralı, Söğüt’e tepeden bakan iki lokantadan bahsedeyim. Seranda Teras, Söğüt’ e yaklaşırken belki de dünyanın en güzel manzaralarından birine sahip. Yemeklerini denemedim, bir kahve içmeye olsun uğrayın. Seranda Teras’a çıkmak için yoldan sola ve yukarı 200 metre kadar çıkmak lazım. Tam bu sapma noktasında ve yolun tam üzerinde Manzara lokantası var. Bunun da yemeklerini denemedim ama mezelerinin iyi ancak pahalı olduğunu duydum. Adı üstünde, bu lokantanın da olağanüstü manzarası var.

Kıyıya gelince; iki ayrı koydan söz etmek lazım. Maalesef isimlerini hatırlamıyorum. Bozburun’a daha yakın olanı, (Kızıl Yer oku var galiba) adeta zaman durmuş gibi, balıkçı teknelerinin yanaştığı ve birkaç küçük ve basit kıyı oteli ve de daha içerideki pansiyonların olduğu ve bana 1980’leri hatırlatan bir kıyı köyü. Burada Octopus adlı otelin yemeği iyi diye duyduk; yerini ve çalışanlarının ilgisini beğendik. Hem denize girip hem de yemek yiyebilirsiniz.

Diğer ve daha merkezi, daha fazla bina ve pansiyonun olduğu asıl koyda üç farklı lokantadan söz edeceğim. Denize biraz yukarıdan bakan Deniz Yıldızı; bir aile işletmesi olduğu için seviyoruz. Feridun Bey, eşi ve iki kızı ile beraber işletiyor, kalmak için odaları da var. Bir diğer lokanta tam kıyıdaki Esinti lokantası. Söğüt’te oturan dostlarımız bu lokantadan ve çalışanlarından çok memnunlar. Çok yıllar önce denediğimiz Deniz Kızı (Muhammed’in Yeri) o civarın en eski lokantası, ahtapot yemekleri ile meşhur, sanırım pahalı. Bir de tam kıyıda meşhurların geldiği,’sosyetik’ denebilecek ve pahalı olduğu söylenen bir lokanta var; böyle yerlere meraklı olanlara duyurmuş olayım.

Söğüt sahile sapmayıp yukarı doğru devam edilirse Taşlıca’ya geliniyor ve oradan da Serçe Koyu’na iniliyor. Taşlıca yolunda manzara harika. Bu yolun kenarında Panorama kafe var; yemekleri nasıldır bilemiyorum ama manzarası olağanüstü. Taşlıca’dan biraz daha devam ettik ama Serçe Koyu’na kadar inmedik. Orada bir restoran olduğunu biliyorum, denizi de güzelmiş. Daha ziyade teknelerle gelenler oluyor.

Söğüt’ten gene Bozburun üzerinden dönmek yerine Bayır köyü üzerinden dönersek bir başka güzel yol görmüş oluruz. Bu yol üzerinde gene çok eski ve büyük bir çınar ağacının ve bayağı yaşlı bir kavak ağacının yanında Palamut adında bir kır lokantası var. Karşısında çeşme olan yeşil tepeler manzaralı bu lokantanın yemekleri basit fakat oldukça iyi. Serin ve yeşil bir ortamda yemek yemek için aklınızda bulunsun. Bu yol üzerinde Bayır’a gelmeden az önce denize doğru sapılırsa 20 dakika sonra Çiftlik Koyu’na varılıyor. Bu koy da gene teknelerin uğrak yeri. Yan yana birkaç lokanta var. Bu civarda birkaç gün geçiriyorsanız görmeye değer ama bence öncelikli değil. Söğüt – Bayır arası yaklaşık 20 – 25 dakika. Bayır köyüne varıp, çınar altında bir çay içtikten (ve selviyi de ve belki eski yağhaneyi gördükten) sonra gene Turgut köyü üzerinden ve saptığımız yerden Marmaris – Datça yoluna çıkılabilir, ya da İçmeler üzerinden Marmaris’e gidilebilir. İçmeler’e doğru giden yol, kavşakta sağa sapılırsa Turunç’a da götürüyor.

DATÇA’YA DOĞRU DEVAM EDİYORUZ

Bozburun’a sapmayıp Marmaris – Datça yolunda devam ettiğimizde 10 km kadar sonra solda D Maris Otel var. Harika bir koyda yer alan ve bir zamanlar başka ellerdeyken çeşitli promosyonlarla bir iki gün kalabildiğimiz bu otel şimdi bana göre aşırı sosyetik ve çok da pahalI. Biraz daha ileride Bördübet ‘Amazon’ levhasından sağa sapılırsa 6 km sonra Bördübet – Golden Key oteline varılıyor. Burası bir dere kıyısına kurulu Hawaii ya da Tahiti gibi bir yer. Dışarıdan misafir almıyorlar ancak paraya kıyabilen çok güzel ve sakin bir tatil geçirebilir. Denize girmek için tekne ile dereden geçerek plajlarına götürüyorlar. Bördübet’ten 3 km sonra Amazon kamping ve plaj var, burası da bir gizli cennet. Harika bir derin koy; adeta fiyort. Yazın arı, böcek ve özellikle geç saatlerde sivrisineklere dikkat.

Amazon ve Bördübete sapmadan devam edilirse Balık Aşıran’dan geçiliyor. Burası Yarımada’nın en dar yeri. Antik zamanlarda burada Akdeniz’den balık tutup canlı olarak Ege’ye bırakma yarışmaları yapıldığı için buraya Balık Aşıran deniyormuş. Burada herhangi bir tesis yok, çalılar arasından deniz kenarına kadar inmek mümkün. Balık Aşıran’ın biraz ilerisinde, Gökova (Ege) tarafında Çatı Koy’una inen bir yol var. Herhangi bir işaretle gösterilmeyen bu koyda da bir tesis yok; balıkçı tekneleri ve gezi tekneleri var.

20 km sonra solda Aktur Tatil Sitesi’nin önünden geçiliyor. Burası özellikle küçük çocuklu aileler için 15 günlük ya da aylık ev kiralamak için uygun düz ayak çok büyük bir site. Aktur’dan biraz daha önce Kurucabük Aktur var, buradaki lokanta sadece yazın açık ama biz kebaplarını da, pidelerini de seviyoruz. Denizin de tam kenarında.

Aktur’dan sonra 10 km kadar biraz yukarıda kalan Emecik Köyü hariç yerleşim yeri görmeden gidiliyor. Tekrar kıyıya inildiğinde Kara İncir sahili var. Burada da birkaç tatil köyü ve son zamanlarda sayıları çok artan küçük oteller var. Hatırlayabildiklerim Doris, Acroter, Perili Köşk ama bunlarla sınırlı değil. Doris’te kalan bir arkadaşımız memnun olduğunu söylemişti ama bir mukayese yapacak bilgim yok.

Aktur’dan 10 km sonra sağda ‘Üzüm’ tabelası göreceksiniz. Mevsim uygunsa üzümlerinden mutlaka tadın. Temmuzda kardinal üzümü benim favorim. Diğer bahçe ürünleri de güzel. Üzüm tabelasından sonra Şerif’in yeri ve Güllük iki çok eski yol kenarı lokantası. Yemek listeleri pide, tandır, kavurma ağırlıklı.

Bölgenin en eski tatil köylerinden Billurkent’i geçtikten sonra son zamanlarda birçok düğünün yapıldığını duyduğumuz Surf Tatil Köyü, hiç denemediğimiz gene bir hayli eski ve de tandırı ile bilinen Mülayim Lokantası, sağ tarafta kahvaltı ve gözleme türü yemekler için Derin Bahçe ve Gelgör lokantaları ve de nihayet bir benzin istasyonu yanından geçiyoruz. Bunlar arasında benim  denemiş olup da tavsiye edeceğim yok ama hepsi denenebilir.

Biraz daha ileride, Datça 10 km levhasından 1 km kadar sonra eski değirmenlerin karşısında solda Datça Vineyard var. Şarap sevenler Datça’nın şaraplarından tadım yapabilirler. Manzara ve ortam harika. Sahibi Hasan Bey gerçekten güzel bir girişimde bulunmuş.

Biraz daha ileride sağda Köfteci Sami var. Benim sevdiğim bir tat değil değil, biraz ağır geliyor ama beğeneni çok, önünde birçok araba göreceksiniz.

Birkaç km sonra sağa saparsanız bir iki km sonra Olive Farm. Çeşitli kozmetik ürünleri ve zeytin bağıntılı ürünleri bulmak mümkün. Pahalı da olsa yeşil zeytinini çok beğenmiştik. Hemen her şeyleri pahalı.

Biraz daha ileride solda Datça Köy Ürünleri binası var; badem, reçel, mercimek vs almak için uygun.

Sağ tarafta ise önce Kızlan, sonra Reşadiye köyleri var. Reşadiye Köyünde bir restorasyon şaheseri olan Mehmet Ali Ağa konağı vardı ama maalesef işletme çabaları hep başarısız oldu. Eğer tekrar açılırsa hiç değilse uğrayıp bahçesinde bir kahve içmek lazım. Kızlan Köyü’nden ise Gökova tarafındaki Göreme koyuna iniliyor; biz henüz gidemedik.

Bodrum feribotlarının kalktığı Körmen’e ve de Knidos’a sapan yolu – sonra bahsetmek üzere – sapmadan geçtikten sonra sağda Burçak Fırın var; oldukça lezzetli Konya Etli ekmeği yapıyorlar. Sonrasında da sağa dönerseniz eski Datça.

Eski Datça’ya birkaç yıldır uğramamıştık. Can Yücel’le özdeşleşmiş olan eski Datça, eski ve yeni taş evleri, butikleri, galerileri, dükkanları, kafeleri ile Batı’da rastlayacağınız türden bir turistik köy olmuş. Sorun, yazın çok kalabalık, baharlarda ise in cin top oynuyor olması. Bahsedeceğim birkaç yer şöyle: Taş Konak – Çok güzel bir bina; terası da çok keyifli. Çok yeni açıldı ve işletmecileri son derece iyi niyetli ancak yeterince deneyime henüz sahip değiller ve benim görebildiğim bir arayış içindeler. Gene de kahvaltı etmek, bir şeyler içmek, ya da eski Datça’da gecelemek isteniyorsa hoş bir yer. Kalıcı olacağını ve deneyim kazanınca daha tercih edilen bir yer olacağını umuyorum ve diliyorum.

Eylül sonunda gittiğimiz için bizi hayal kırıklığına uğratan, ancak bir dostumuzun tatlılarını çok beğendiğini söylediği Nil Kafe’den de bahsedeyim. Ev yemeği de yapıyorlar. Bir de yanılmıyorsam Mavi Baykuş isimli, önünde bisiklet duran butik. Güzel kıyafetler var. Az ilerisindeki Tekin dondurma Datça’dakinin şubesi.

DATÇA MERKEZ VE YAKIN ÇEVRESİ

Yol sizi sonunda Datça’ya ulaştırıyor. (Marmaris – Datça: 70 km)

Her sene mutlaka gittiğimiz ve her yıl biraz daha bozulsa da en ilginç yemekleri yediğimiz Fevzi’nin yeri bu yıl kapandı. Yerine açılacak lokantanın sahibi olan hanımefendi ile de tanıştık, iyi bir kalite tutturacaklarını tahmin ediyoruz.

Lokantalar arasında dördünü kendi alışkanlıklarımız açısından ön sıraya alıyorum:

1) Datça’da lokanta olarak birinci tercihimiz Marina’ya yukarıdan bakan Emek (Kaptanın Yeri) teras manzarası ve kaliteli yemeği ile hep gitmeyi tercih ettiğimiz yer. Zaten aile işletmelerini daima destekliyoruz, burayı da uzun süredir bir aile işletiyor. Ayrıca çalışanlar da yıllardır aynı isimler – ki bunu da çok önemsiyorum.

2) İkinci olarak Cafe Inn’den söz edeyim. Kumluk plajında Tuncel Efe otelinin hemen yanında. Hem pizzaları, hem tatlıları gayet güzel.

3) Ziraat Bankasının karşı sokağı yakınındaki Uysal gözleme ve mantı ve özellikle ev yemeği sevenler için güzel. Kuru bakla çorbası, kabak çiçeği dolması ve yaprak sarmasını özellikle seviyoruz. Burası da bir aile işletmesi ve bütün yemekleri Kadriye Hanım yapıyor, biz de emeğine çok saygı duyuyoruz.

4) PTT’nin yanından girilen sokaktaki İskandil bu yıl çok popüler oldu. Fiks menü olarak günün meze ve balıklarını servis ediyorlar. İçkinizi getirebiliyorsunuz. Salaş bir lokanta sayılır ama rezervasyon şart. Biz arada severek gidiyoruz.

Bu dört lokantadan sonra, yıllar içinde diğer deneyimlediklerimizi ve beğendiklerimizi de sayayım. Tekrar uyarayım ki, bahsettiklerim sadece bizim deneyim ve alışkanlıklarımızla sınırlı.

Marina üstünde, Emek’in yanında Küçük Ev. Bir kere gitmiş ve beğenmiştik. Bazı dostlarımız da memnun olduklarını dile getirdiler.

Gene Emek yanında Lezzet Kafe, limanın güzel manzarasına bakarken ayak üstü bir şeyler atıştırmak için ideal. Çay ya da kahve içmek için uğranılabilir. Hamburger, tost gibi basit yemekler yapıyorlar. En önemlisi yanındaki pahalı lokantalar ile aynı güzel manzarayı görüyorsunuz.

Yıllar boyunca Emek’in komşusu olan Culinarium, limanın biraz yukarısında pek dikkat çekmeyen bir yere taşındı. Sınırlı bir menüsü var ama bir hayli özel hatta gurme denebilecek yemekler yapıyorlardı; şimdi nasıldır bilemiyorum.

Gene Marina bölgesinde Canteen hamburger, ilk bakışta ismi de menüsü de Datça ile uyumsuz gözüküyor ama hamburgerleri oldukça güzel.

Aynı bölgede Sardunya pastahanesinde, bu konuda eğitim almış Sema Hanım’ın güzel tatlılarını yemek mümkün. Birkaç yıl önceye kadar Datça’da kaliteli tatlı bulmak zordu, Sardunya bence önemli bir boşluğu doldurdu.

Marina bölgesinde ayak üstü balık yenebilecek lokantalar da var, biz bunlardan teknelere bitişik Mavi Ay’da yemiştik ve önerebiliyoruz.

Marina’nın en ucunda Çınar dondurma; bu yöre için makul kalitede dondurma, tatlı, kahve için uzun süre neredeyse rakipsizdi. Biz özellikle kahvesini beğeniyoruz. Ancak biraz ilerisinde sola döndükten sonra karşınıza çıkacak Tekin dondurma şu sıralarda en az onun kadar beğeniliyor ve önünde yazın uzun kuyruklar oluşuyor.

Marina’dan geriye, ana caddeye döndüğünüzde, bir başka başarılı pastahane Tonga var. Ana Cadde’de ev yemekleri yapan Zekeriya Sofrası bizim pek gitmediğimiz ama sürekli kalabalık olan bir lokanta.

Kumluk plajında Cafe Inn’in ilerisinde deniz kenarında güzel lokantalar var. Biraz daha pahalı oldukları için bizim pek gitmediğimiz lokantalar. Aklımda kalanlar, Hüsnü’nün Yeri, Maradona, Kekik, Tuna. Aralarında kalan Serap’ın Yeri çay, kahve ve de denemek isterseniz bizim pek sevmediğimiz badem kahvesi ya da Datça gazozu içmek için uygun.

Cafe Inn ve Kekik’in yanında Datça’da yemek için kulağa hamburger kadar uyumsuz gelen Samsun Amisos Pide var. Açıkçası biz pidelerini beğendik. Hoş bir üç benzemeze rastladık burada: Datça’da Samsun Pide ve çalan parça: Hotel California (!)

Gene kulağa Datça ile beraber söylendiğinde uyumsuz gelen Mustafa Bey Kebap da, oldukça özenli İskender kebap yapan bir aile işletmesi.

Kumluğun bitimindeki yazın küçük tezgahlarda incik boncuğun satıldığı meydanda ‘Damak Tadım’ adındaki pastanenin de bazı ürünleri güzel.

Bir diğer lokanta yoğunluğu, PTT’den içeri giren ve hemen başında bedava otopark olan – Bu kadar değerli bir arsa ne kadar süre otopark kalır, bilinmez – yolun çevresinde.

Bu yolun üzerinde, yukarıda bahsettiğim İskandil’in biraz yukarısında gene bir aile işletmesi, Çine köftecisi var. Biraz amatörce çalışıyorlar ama köfteleri lezzetli. Onun yanında D-PO Pizza var, pizzaları iyi sayılabilir.

Yakında ve caddeye dik inen yayalara mahsus dar bir sokakta Sevinç’in yeri var, temiz ve oldukça lezzetli ev yemekleri için aklınızda bulunsun.

Genellikle otel de soruluyor ama o konuda fazla bir bilgim yok. Bir şubat ayında Badem Festivali için geldiğimizde merkezde ana cadde üzerinde Tuncel Efe Konağı’nda kalmıştık. Odalar küçüktü ama biz memnun kaldık. Sapphire otelin ön tarafa bakan odalarının manzarasının çok güzel olduğunu biliyorum, en üst kattaki lokantasının da hem manzarası çok güzel, hem de yemekler fena değil. Bir de bir arkadaşımın pansiyon tavsiyesini ileteyim: İyi bir aile işletmesi olduğunu söylediği Yavuz Apart. Yavuz Apart ayrıca başka bir iki pansiyonu tavsiye ediyormuş, arkadaşım bunlardan birinde son derece memnun olarak kalmış.

Badem Festivali’nden söz etmişken, bu aktivitenin her yıl Şubat ayında yapıldığını söyleyeyim. Bence güzel bir şenlik; badem ağaçlarını görmek için Yarımada’nın ucuna doğru gitmek gerekiyor. Merkezde de birçok tezgahta yiyecekten incik boncuğa birçok şey satılıyor; konuşmalar yapılıyor.

Datça’da bir diğer aktivite, mezat! Levent Demircioğlu’nun Facebook sayfasından takip edebilirsiniz. Genellikle cumartesi günleri oluyor ve tahmin edilenden daha yüksek katılımla birçok eşya el değiştiriyor. İlginç parçalara rastlamak mümkün.

Son olarak da, merkeze çok yakın Kargı koyundan söz edeyim. Datça merkezden en fazla 10 dakikada ulaşabileceğiniz bu koya gelirken solda Mandalya Kafe var, denize girip yemeği de burada yiyebilirsiniz. Kargı Koyunda da güzel lokantalar var ve denizi güzel. Merkezden sıkılanlar çok kısa sürede buraya gelebilirler. Mandalya lokantasının bir de hemen arkasındaki tepeye yerleşmiş harika manzaralı olanı vardı ama bu yıl kapanmış. Önümüzdeki yıl tekrar açılacağını duydum, aklınızda bulunsun. Bu bölge Datça’ya yakın da olduğu için Datça’da kalanların gününü geçirmesi için uygun.
DATÇA’DAN YARIMADANIN UCUNA DEVAM EDİLİRSE

Beş on km sonra işareti levhası henüz olmayan bir toprak yoldan Domuz Çukuru koyuna ve bazı başka koylara iniliyor. Biz bir koya arabayı yukarılarda bırakarak yürüyerek inmiştik. Oysa araba ile daha da aşağılara inebilirmişiz. Değişik yerler keşfetmek isterseniz aklınızda bulunsun.

20 km kadar sonra sola sapılırsa Mesudiye köyüne doğru iniliyor. Sahile yaklaşıldığında önünüze iki seçenek geliyor. Bu ayırımda sağa sapmayıp düz devam edilirse Hayıtbükü’ne geliniyor. Burası çok küçük ve güzel bir koy ama yazın aşırı kalabalık oluyor.

Hayıtbükü’nde sahile indikten sonra sola doğru kötü bir yoldan tepeyi aşarsanız harika bir özel koy, güzel bir lokanta, bir kaç gün kafa dinleyerek kalmak üzere basit binalı/bungalow otel var. Yemeğe gidip denize de girilebilir. Bu koyun adı Gabaklar. Eskiden burada sadece Gabaklar pansiyon vardı, şimdi iki pansiyon daha var. Biz alışkanlıkla ve sahipleri ile eski dostluğumuz nedeniyle yılda bir iki sefer Gabaklar Pansiyona gidiyoruz ve özellikle zakkumlarla çevrili denize inen kısa patikasında kendimizi hep çok iyi hissediyoruz. Ancak lokantasında fiyatları bir hayli yukarı çektiklerini de ekleyeyim.

Hayıtbükü sahilde ise birkaç lokanta yanyana. Bunlardan Ortam’ın terası güzel, güzel yemek çeşitleri var ancak pahalı. Yazlıktaki komşularımız bu yıl hayalkırıklığına uğradıklarını da söylediler. Bu lokantanın iki yanında iki ayrı lokanta daha var; bunlardan Serenity’de taze balık ve salata temalı basit bir yemek yiyerek biz çok memnun kaldık ama bu yıl eylül ayında bile kapalı olduğunu gördük. Açılırsa onun da terası güzel. Yanında Berke’nin bahçesi var, güzel gözleme yapıyorlar.

Hayıtbükü’nden Gabaklar’a değil de sağ tarafa dönülürse beş altı dakika sonra Ova Bükü’ne gidiliyor. Deniz taşlık ama çok berrak. Melinda Pansiyon ve Ada Pansiyon’un özellikle zeytinyağlı yemekleri ev yemeği tarzında ve oldukça iyi. Sakin bir tatil düşünüyorsanız bu pansiyonları veya yakınlarındaki diğer pansiyonları görün derim, sessiz sakin bir deniz tatili için düşünülecek ideal bir yer.  Ovabükü’nden Palamutbükü’ne giden yolun hemen başındaki Altınkum motelde sadece perşembe günleri yapılan pideyi çok beğendiğimi de eklemek isterim. Buna devam ediyorlar mı bilemiyorum. Buradaki en iyi lokanta ise denediklerimiz arasında Poyraz.

Mesudiye’ye girmeyip anayoldan devam edilirse veya Ovabükü’nden sonra sahilden çok güzel bir manzara eşliğinde devam edilirse 10 km kadar sonra Palamutbükü’ne geliniyor. Mesudiye’den yukarı çıkan yol da yukarıdan geçen Datça – Knidos ana yoluna bağlanıyor ve bu yoldan da harika manzaralar görmek mümkün. Biraz karışık olduysa diye tekrar söyleyeyim: Her biri ayrı güzel yanyana üç koy: Hayıtbükü, Ovabükü, Palamutbükü. Bu büklerin her birine ana yoldan inmek mümkün. Ayrıca aralarında bağlantılar da var. Bu yollardan kıyıyı takip edeni ve Mesudiye köyünden geçip yukarı çıkarak ana yola daha ileriden bağlanan ikisi özellikle güzel manzaralı.

Palamutbükü, Akdeniz’in en güzel koylarından. Ancak son yıllarda büyüyerek çok kalabalık bir kasaba haline dönüştü. Gene de güzel. Burada Payam adındaki pastahane benim sevdiğim yerlerden biri oldu, özellikle dondurmasını ve incirli kekini ailece çok beğeniyoruz. Yemeklerinin de özenli olduğunu duydum. Önünden denize girmek de mümkün. En önemlisi birçok lokantanın kapandığı sezon sonlarında da hizmet veriyorlar. Koy boyunca konumları çok güzel bir çok başka lokanta da var, ben çoğunu denemedim.Herhangi birinde yemek yiyip denize girmek en yaygın uygulama. Adamik çok iyiydi ama maalesef kapandı. En çok reklamı yapılan oteli koyun bir ucundaki Mavi Beyaz. Güzel bir otel ancak gecelik oda ücretinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Gene de kalanların memnun olduğunu söyleyeyim de haksızlık olmasın. Mavi Beyaz’ın daha da ilerisindeki en uçtaki lokanta – plajın iyi olduğunu deneyen dostlarımız söylediler. Koyun buraya göre öbür ucunda ise Türkan Hanım’ın ev yemekleri var; tatilde sulu yemek özleyenler deneyebilir. Palamutbükü’nden anayola çıkıldığında Datça tarafında sadece birkaç yüz metre ileride Yaka Mengen lokantası var; bir taş ev; yemeklerini denemedim ama tatlılarının güzel olduğunu söyleyebilirim. Hemen yanında da Knidos Sanat Akademisi (UKKSA) var, bazı dönemsel sergilere ev sahipliği yaptığı gibi, bahçesinde de onlarca heykel var. Sanata ve sanatçıya destek olan bu mekana uğramanızı öneririm.

Yarımada ucuna kadar gidilirse Knidos’a varılıyor. Burası Akdeniz ve Ege’nin tam birleştiği nokta. Antik Yunan’dan kalma harabeler güzel manzaralar eşliğinde görmeye ve gezmeye değer. Buraya ulaşan yol eskiden yol çok dardı, gene dar ama eskisinden iyi. Burada birbirine komşu küçük iki koy var. Sağ taraftakinde, uzaktaki bir tepede bir deniz feneri var, yürümeyi sevenler oraya bir patikadan yürüyebiliyor. Bu koy, özellikle yaz sonuna doğru güneşin dünyada en güzel battığı yerlerden biri.

Knidos’un tarihini ayrıca okumak lazım ama Knidos denince akla gelen ancak maalesef Knidos’ta göremeyeceğiniz iki heykelden bahsedeyim. Biri, müstehcen bulunduğu için birçok şehrin istemediği ve Knidos’a dikilen, gemicileri karşılayan Afrodit heykeli – bugün nerede olduğu ve başına ne geldiği bilinmiyor. Diğeri ise Londra’ya götürülmüş olan, yanılmıyorsam British Museum’da sergilenen ve geri getirilmesi için Datçalıların çaba gösterdiği arslan heykeli.

Böylece benim gözümden Datça Yarımadası’nı bitirmiş oluyoruz. Bu yazının son derece öznel olduğunu ve Datça’ya sadece benim gözümden baktığını, benim deneyimlerimi içerdiğini tekrarlayayım. Başta da söylediğim gibi, Datça ile uyumlu, Datça’yı seven ve Datça’nın seveceği dostlara fikir vermesini dilerim.



Benim Gözümden Datça Yarımadası: 1 Yorum

  1. Cem Pulat says:

    Merhaba Kemal bey, bu soğuk İstanbul sabahında yazınız ve güzel fotoğraflarınız içimi ısıttı, geçen yaz birlikte yaptığımız seyahat ve Söğüt yeniden gözümde canlandı.
    Yazıyı okuyunca fark ettim, bende Datça ya sizin gözünüzle bakmayı öğrenmeye başlamışım galiba.
    Siz ve Işıl hanım olmadan Datça da gezmek benim için eksik bir deneyim olur. Her şey için tekrar çok teşekkürler, selamlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

  • 'Ne Anladım Ben Bu Hayattan' en son
    05.03.2012
    tarihinde güncellenmiştir.
  • Gün gün yazılar

    Nisan 2020
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Kas    
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930