Biri

PROVENCE

Provence denince tam sınırlarını çizmek mümkün değil. Fransa’da Marsilya’nın kuzeyinde kalan bölge olarak tanımlanabilir sanırım. Daha resmi isimlerle söylersek Fransa’nın Vaucluse, VAR, Bouches Du Rhone bölgelerini ve hatta çevrelerini kapsıyor.

Provence’a gidip gezi notlarını yazan iki ayrı kişinin gittiği yerler arasında kesişmeyen epey bir yer olabilir, hele kaldıkları yerler muhtemelen çakışmayacaktır. Bir de mevsim etkisi var; renkli lavanta tarlalarını görmek için temmuz ayı tercih ediliyor; amaç buysa temmuz ve en geç ağustosun ilk yarısında gitmek lazım. Ancak biz, gerek aşırı sıcaklardan ve daha kalabalık bir dönemden kaçarak eylül gezisi yaptık ve bazı yerlerde kurumuş, rengini kaybetmiş lavanta tarlalarını görmekle yetindik. Gene de hava ve daha az kalabalık olması nedenleriyle bu seçimden memnun kaldık ama herkes kendi seçimini yapmalı tabii ki.

Bu seyahatimizde Nice tarafına değil, Marsilya tarafına gitmeye niyetlenmiştik (Yukarıdaki haritada Marsilya ve üstündeki bölge) ama kafamızda iki farklı soru vardı:

1)  Araba kiralayacak mıyız?

2) Tek bir yerde mi kalacağız, bölecek miyiz? Nerede veya nerelerde kalacağız?

İkinci soruyu cevaplamak için bir hayli araştırma yaptım. Arada çok mesafe olan iki yeri görmek için iki ayrı şehirde kalmak çok daha mantıklı ama burada her yer en fazla 2 saatlik araba mesafesi içinde. Dolayısı ile merkezi bir yer seçilip her gün bir yerlere gidilebilir.

Sonuçta biz, araba kiralamayı ve toplam 8 günlük gezimizde 3 ayrı yerde kalmayı seçtik. Bunlardan birincisi Marsilya çevresinde bir dostumuzun evi, ikincisi Gordes yakınlarında bir pansiyon ve üçüncüsü ise Avignon yakınlarında bir şato otel oldu.

Bu gezinin detayına geçmeden önce, farklı yöntemler seçecek olanlara üç not: Araba kiralamayacak olanların kalması için en uygun iki lokasyon Marsilya ve de daha küçük ve tarihi bir şehir olduğu için tercihan Avignon. Bu durumda önemli merkezlere tren ve otobüsle gitmek mümkün ancak bazı Provence köylerine ulaşmak için sanırım turlara katılmak lazım; buralara toplu taşıma kullanmak söz konusu değil.

Tek bir yerde kalmak isteyenlerin ise sanırım en fazla tercih ettikleri şehir – hem küçük, hem merkezi olduğu için St-Remy. Biz bir aralık burada kalmaya niyetlendik ve üzerinde durduğumuz iki otel La Maison De Line ve Hotel Sous Les Figuiers oldu. Hem yerleşim yerlerinden kopuk değiller, hem park sorunları yok.

Araba kullanmak kolay, fazla bir trafik yok. Gene de özellikle köyler arası yolların iki arabanın ancak geçebileceği kadar dar olduğunu söyleyeyim. Bir de ‘döner kavşak/roundabout’lara girerken dikkat etmek ve başka bir araba sizden önce girmişse ve yakınsa mutlaka yol vermek gerekiyor. Yani böyle kavşaklarda soldan gelen arabanın kesin geçiş üstünlüğü var. Bir de anlamsız bulduğumuz ama çok fazla rastladığımız bir uyarıyı aktarayım: Arabanızda görünürde eşya bırakmayın!

Şimdi üç ayrı yerde kalarak yaptığımız seyahatimizi özetleyeyim. Başlarken son olarak da üç hazırlama cümlesi:

* İnsanın önünde bir kişinin programı ve o programla ilgili deneyimleri olunca, bir başkasının bu deneyim üzerinde kendi isteklerine göre oynaması çok daha kolay oluyor. Dostlarıma bu şekilde yardımcı olmak amacı ile yazıyorum. Birçok gezi  için ben de başkalarının programları üzerinden kendi programımı yaptım ama Provence için Internette böyle bir dökümana rastlamak zor; ya da ben bulamadım. Genel bilgiler var ama az sonra okuyacağınız şekilde ‘öznel’ bir gezi yazısı pek yok.

*Seyahatimiz süresince kendimizi çocukluğumuzda yetişkinlerce hazırlanan ‘Hazine Avı’nda gibi hissettik. Güzel bir yer bulduğumuzda, bir sonraki güzel yeri bulmak için adeta bir ipucu bulmuş gibi olduk ve esas itibarı ile bu seyahat bir keşif gezisi süreci idi.

*Kültür ve sanat ağırlıklı bir bölge olmasına rağmen biz bu gezide müze ziyareti yapmadık; hep açık havada kaldık.

İLK 3 GÜN: MARSİLYA VE ÇEVRESİ (KIYI VE KIYIYA YAKIN YERLER)

İstanbul’dan Marsilya’ya uçtuk; dediğim gibi 3 gece Marsilya yakınlarında La Ciotat’a bağlı Saint Cyr Sur Mer’de bir dostumuzun evinde kaldık ve gene dediğim gibi 2 saatlik bir uzaklık içinde her biri görülmeye değer çok sayıda yer var.

Otel olarak bu bölgede gezginlerden iyi not almış otele rastlayamadım. Evinde kaldığımız dostumuz Cyr Sur Mer’de manzarası ve plajlara yakınlığı ile Grand Hotel Les Lecques’i tavsiye etti, not edeyim.

İLK GÜN: Cyr Sur Mer

Uçak zaten akşamüstü Marsilya’ya vardığı için fazla bir şey yapmak mümkün değil. Cyr Sur Mer’in Lecques bölgesinde deniz kenarına indik ve Les Quatres Vents / Chez Moule’de yemek yedik; pizza, meze ve balıklarını tavsiye edebilirim.

İKİNCİ GÜN: La Castellet, La Cadiere d’Azur ve Saint Cyr Sur Mer, Cassis

La Ciotat yakınlarındaki ortaçağ köyü La Castellet’in sokaklarında dolaşarak güne başladık. Çok güzel bir köy. Karşısındaki La Cadiere d’Azur isimli köye de uğrayıp Cyr Sur Mer’in kafelerle dolu meydanında oturduk. Burada New York’taki özgürlük heykelinin sanatçı tarafından yapılmış 7 modelinden biri var. Parkta, sonradan da çeşitli yerlerde göreceğimiz gibi bu bölgede çok yaygın olarak oynanan Petang oyununa denk geldik. ‘Domuzcuk’ olarak adlandırılan küçük topa en fazla kimin attığı ‘çelik’ top yaklaşacak temalı basit bir oyun.

Daha sonra koyda Lecques’nin ters tarafındaki plaja gittik. Biz sadece ayaklarımızı soktuk ama rahatlıkla yüzülebilir. Koyun bir çok yerinde plaj var.

Daha sonra La Ciotat’ı boylu boyunca geçip en meşhur sahil kasabalarından Cassis’i gezdik. Yanlış hatırlamıyorsam Mimosa isimli parka park ettik. Cassis çok güzel bir sahil kasabası. Yukarısında dolunayın üzerinde doğduğu kalesi, kayaları, sahilde kafe, sokak müzisyenleri ve tekneleri ile üzerimizde güzel anılar bıraktı. Cassis’in bir diğer özelliği ise çevresinde ‘Calanque’lar olması. ‘Calanque’ denizin derin bir koy şeklinde içerilere girmesine deniyor. Adeta mini fiyord diyebiliriz. Cassis’den kalkan teknelerle de Calanque’lara geziler düzenleniyor. Bizim zamanımız yetmedi ama bir sonraki gün bir Calanque’ın üzerindeki bir lokantada yemek yerken ne kastedildiğini çok net anladık.

Bundan sonrası için de faydalı olacak bir bilgiyi vereyim: Park yerleri için ‘P’ işaretli levhaları takip etmekte fayda var ve bizim bu gezide arabayı park ettiğimiz her park yeri gezmek istediğimiz yerlere son derece yakındı.

ÜÇÜNCÜ GÜN: Marsilya ve Aix de Provence

Marsiya’yı gördüm demek için en azından Marsiya’ya kuş bakışı bakan Notre Dame de La Garde kilisesinin bulunduğu tepeye çıkmak gerekiyor, biz de bunu yaptık. Beni en fazla etkileyen çocukluğumda çok severek okuduğum Monte Kristo romanına ilham veren If adasını uzaktan da olsa görmek oldu; anladığım kadarı ile bu adaya teknelerle gitmek de mümkün. Bu tepeye çıkmaya değer.

Kilisede de en ilginç bulduğumuz, fırtınalardan kurtulan gemilerin duvarlardaki şükran mesajları ve sefere çıkarken koruma talep eden gemilerin tavandan sarkan modelleri oldu. Marsilya’yı daha iyi keşfetmek için bu şehirde birkaç gün geçirmek lazım ama bu seyahatte bizim amacımız bu değildi. Liman bölgesinin ilginç olabileceğini ama bazı güvenlik sorunları olabileceğini ekleyeyim. Bizi misafir eden ve buraları bilen dostumuzun favori lokantası La Dorade imiş; en son da bunu söylemiş olayım.

Marsilya’dan sonra yaklaşık kırkbeş dakikalık bir araba yolculuğu ile kıyıdan biraz ayrılıp Aix De Provence’a gittik. Yanlış hatırlamıyorsam Rotonde isimli otomobil parkına park ettik.

Aix De Provence bir üniversite şehri. Gençler çoğunlukta. Meydanında güzel bir çeşme ve o yolun devamında yosun tutmuş birkaç çeşme daha var, yosun buradaki çeşmelerin belirleyici özelliği. Arabaların giremediği eski şehrin sokaklarında keyifle yürünebilir. Dondurmacılarını da beğendik.

Aix De Provence, empresyonist ressamların önemlilerinden Cezanne ile de hatırlanıyor. Meydana yakın L’Italie caddesinin sonunda Cours Mirabeau yakınında eski Malta sarayının içindeki Granet müzesi ve daha uzaktaki Cezanne’ın atölyesi ziyaret edilebilir.

O gece yemeğe gittiğimiz Le Figuirelles, yemekleri ile değilse de lokasyonu ile sevdiğimiz bir yer oldu. Calanque neymiş, yakından görmüş olduk. İlginç de bir öyküsü varmış; zamanında buraya yerleşen bir karı koca bölgeyi ayrı parası ve bayrağı olan bir ülke olarak ilan etmişler, çevre de bunu hoş görmüş. Bugün lokantayı ve yakındaki pansiyonu torunları işletiyormuş.

SONRAKİ İKİ GÜN: İÇERİDEKİ KÖYLER VE KÜÇÜK KASABALAR.

DÖRDÜNCÜ GÜN: Gordes ve Çevresi

Provence köyleri denince akla hemen gelen ikisi: Gordes ve Rousillion. Bu köylerin çevrelerinde birçok otel, lokanta ve pansiyon bulunuyor. Biz Gordes yakınında Les Mas Etoiles’de kaldık. Zaten otelde pek kalınmadığı, hep dışarılarda olunduğu, otellerin de pek fazla özelliği olmadığı için bu pansiyona hak ettiğinden fazla para ödediğimizi düşünüyorum. Memnun kaldık, özellikle Provence yerel insanlarının yaşamına yakın bir yer olduğundan, ama belki son dakikada yer ayırttığımızdan, belki pansiyonda fazla zaman geçirmediğimizden fazla pahalı olduğunu düşündük. Biraz da ‘yorgun’ bir tesis maalesef. Sahibi Francois çok iyi niyetli, çevre için yol da gösteriyor ancak o da bir hayli yaşlanmış artık. Sonuç olarak iyi bir fiyat yakalarsanız gidin diyebilirim. Bir tur rehberi dostumuz Gordes’in içindeki 5 yıldızlı La Bastide de Gordes otelini çok kuvvetle tavsiye etti, ben de geçerken baktım; parasına kıyabilen için mutlaka kalmaya değer.

Yakındaki birkaç köyü hızla gezdikten sonra – bunlar arasındaki Gordes ve Roussilion’a tekrar gelmek üzere – akşam da pansiyon karşısındaki Estellan’da yemek yedik. Ortam çok iyiydi ama yemekler damak zevkimize uymadı.

BEŞİNCİ GÜN: Fontaine De Vaucluse, Isle Sur De Sorgue, Roussilion

Güne, Sorgues nehrinin kaynağı olan Fontaine De Vaucluse’a giderek başladık. Belki de seyahatte en sevdiğimiz yer burası oldu. Hava da güzeldi, otomobili merkezin biraz ilerisine park ettikten sonra suyun kaynağına kadar yürüdük.

Manzara çok güzeldi, etrafta oyalayacak dükkanlar, kafeler de vardı; insan hiçbir şey yapmadan saatlerce orada kalabilir. Bir dostumuz buradaki La Philippa lokantasında hayatında yediği en iyi risottoyu yediğinden bahsetmişti, biz de burada çok güzel tatlılar yedik. Turistik bir yer olduğundan böyle bir kaliteyi beklemiyorsunuz.

Buradan ayrılıp Isle Sur De Sorgue adındaki Sorgue çayı kenarındaki küçük kasabayı gezdik. ‘P’ işareti gördüğünüzde takip edin diye tekrar belirteyim. Şirin bir kasaba; zaman olsa severek daha fazla zaman da geçirebilirdik. Biraz Strasbourg’a ve Calmar’a benziyor. Çay/dere kenarında kafeler var, bunlardan Dominici’de oturduk. Biz bir şeyler içtik ama tatlı ve dondurmaları da iyiye benziyordu. Bu kasabanın bir de güzel bir antika pazarı var.

Oradan Menarbes’e geçtik. “A Year in Provence” adındaki kitap ile Provence’in bayağı reklamını yapan Peter Mayle burada da yaşamış ancak belki mevsim sonbahar olduğu için tenha idi, üzerimizde pek izi kalmadı. Oradan Bonnieux üzerinden Roussillion’a geçtik. Roussillion’u çok beğendik. Buraların ‘ocres’ denilen toprağı toprak boyası olarak veya binalarda kullanılmak üzere kazılmış,  ancak sonradan biteceği anlaşılarak yasaklanmış. Roussillion küçücük bir yer ama etrafındaki renkli manzaralar harika. En yukarıda para ile girilen bir gezi parkı ve yürüyüş yolu da var; biz geç kaldığımız için giremedik ama renkli toprakları daha da iyi görmek mümkün.

Bir dostumuz burada L’Ocrier’de güzel manzara eşliğinde güzel de bir pizza yediklerini söylemişti ama maalesef yemek servisleri akşamüstüne kadarmış. Roussillion’dan sonra da Gordes’e geçtik: Gerek yaklaşılırken gece manzarası ile, gerek gece ay ışığında sokaklarında gezilirken masal diyarı gibi bir köy…

Bu bölgede görülebilecek birkaç köy daha var. 40 dakika kadar uzaktaki Lourmarin’e köy pazarı kurulduğu gün gidenler çok beğenmişlerdi. Burada Michelin yıldızlı bir lokantada pahalı ama çok beğendikleri bir öğle yemeği de yemişler. Buraya gidilecekse, pazarın kurulduğu gün gidilmeli; anladığım kadarı ile bayağı hareketli. Çok önerilen bir şey de, bu bölgede fazla sayıda olan Michelin yıldızlı lokantalardan birinde yemek yemek. Parası ve zamanı olanlara duyurulur :)

Bunların dışında Gordes’ten 20 dakika mesafede Senangue Abbey (eski tarihi bir manastır) de özellikle lavanta zamanı görülmeye değer. Biz Gordes’ten çıkarken levhasını gördük ama lavanta zamanı olmadığı için zaman ayıramadık. Ancak tarihi bir yer, her mevsimde görülebilir.

Biz gitmedik ama çevrede tavsiye edilen bazı lokantaları şöyle not aldık: La Terrasse Joucas (nispeten ucuz) Trinquette, Fleurs de Sel, Cafe Fleurs (Aşırı pahalı değil ama ucuz hiç değil) La Table de Xavier Matthieu in Joucas (En pahalı ve yıldızlı)

SON ÜÇ GÜN: AVIGNON, ARLES VE ÇEVRESİ

6. GÜN: Avignon civarı

Gordes ve civarından Avignon’da bir şato otele geçmek üzere ayrıldık. 10 dakika sonra yolda Coustellet kasabasında mola verdik. Burada pazar kurulmuştu. Aklınızda bulunsun, bu bölgede pazar gezmek en önemli aktivite. Her şeyden önce başka günlerde tenha olan yerlere büyük bir canlılık geliyor. Yerel hayatı ve insanları da görebiliyorsunuz. Burada bizim girmediğimiz ve önünde turist otobüslerinin durduğu bir de lavanta müzesi vardı. Ayrıca müzenin karşısındaki Boulangerie Patisserie Lyse isimli  pastahanenin makaronlarını ben beğendim ama buzdolabında saklıyorlar ve soğuk yemek gerekiyor. Bu civarda La Vie en Rose isimli pastahanenin de iyi olduğunu duyduk. Tatlı sevenler için bu iki ismi not edeyim.

Gordes – Avignon arası yaklaşık 1 saat. Otelimiz Avignon’un biraz kuzeyinde 400 yıllık bir şato idi. Seyahatlerdeki olağan otel bütçemizin ilk kez üstüne çıktık ama bütün dostlarımın burada hiç değilse bir gün kalmasını isterim. Adı Chateau Varenne. Bina hem güzel, hem içindeki dekorasyon çok güzel; resimler, heykeller, süslemeler, aynalar vs… Daha da güzel olan terası ve bahçesi. Bahçede 400 yıllık bir de Lübnan sediri var ki, arkasındaki göz alabildiğine Provence manzarası ile beraber görmeye değer. Boğaz yerine göz alabildiğine ovayı koyarsanız adeta bir minik Hidiv Kasrı. Bahçenin bir köşesinde bir de küçük yüzme havuzu var.

Açıkçası buraya gelince insan pek başka yere de gitmek istemiyor. Biz akşam 10 dakika mesafedeki Villeneuve’ye (Villeneuve-les-Avignon) gittik. Bu da kardinallerin şehri olarak bilinen küçük güzel bir ortaçağ kasabası. Eskiden Avignon’a şimdi kısmen yıkılmış olan meşhur bir eski köprü ile bağlıymış. Kasabada birkaç önemli anıt var.  Özellikle yukarısında ortaçağdan kalma ‘Fort Saint Andre’ kalesi geceleri çok güzel ışıklandırılıyor. Merkezde Republigue caddesinde Marcellen isimli bir pastahanede makul kalitede makaron, pasta ve buralarda çok üretilip tüketilen mereng yemek mümkün. Buradaki La Petite Culliere’de yediğimiz oldukça basit akşam yemeğini de beğendik.

YEDİNCİ GÜN: Les Baux, St-Remy, Arles, Camargue

Les Baux yakınlarındaki bir mağarada Van Gogh’un resimlerinden bir gösteri yapıldığını duymuş ve mutlaka gidilmesi gerektiğini de dostlarımızdan işitmiştik (Carriere Lumiere) Yaklaşık bir saatlik dar yollardan, ilginç coğrafyalardan geçerek gittiğimiz bir yolun sonunda buraya vardık. Gerçekten çok hoş bir deneyimdi, hatta biz çıkmayıp ikinci kez de izledik. Gösterinin Don McLean’in çok sevdiğim ‘Vincent (Starry Starry Night)’ isimli şarkısı ile bitmesini çok istedim ama gösteriye eşlik eden güzel melodiler arasına bu şarkıyı maalesef almamışlar. Sözleri ressam hakkında öznel bir bakışı temsil ettiği için olsa gerek. Bilmiyorsanız bu şarkıyı youtube’dan hem dinleyin, hem izleyin derim.

İçerisi devasa bir yer; sanırım mağaraların içini kazarak da boşaltmışlar ve duvarlarını resim yansıtılacak şekilde düz yapmışlar. Yaz dahi olsa yanınızda birer hırka olsun; söylendiği kadar soğuk değil ama serin. Park yeri bulmak biraz sorun ama dolaşım hızlı olduğu için çıkan arabaları kollamak gerekiyor.

Daha sonra hemen yanıbaşındaki Les Baux ortaçağ köyünü gezdik ve çok beğendik. Sanırım gezdiğimiz en güzel köylerden biriydi. Daha fazla zaman da ayırabilirmişiz. En yukarısında bilet alınarak gezilen eski şehir kalıntıları var, dostlarımız gerek bu alanı, gerekse buradan manzarayı beğenmişler.

Oradan St-Remy’e geçtik ama buradan anlatacak bir şeyim yok. Büyükçe bir kasaba. Bana nedense Amerikan kasabalarını hatırlattı. Burada kalmayı düşündüğümüz otele uğrayıp tanıştık ve biraz nefeslendik. Burası merkez yapılıp gezilebilirmiş ama bence bizim seçimlerimiz daha iyi olmuş.

St-Remy’den sonra Arles’a geçtik. Arles’da kapalı garajda 17 euro ödedim ki, hâlâ yanlışlıkla 24 saat parası mı ödedim diye şüphedeyim. Doğal olarak bu seyahatte otomatik parkomatlarla da, benzin pompaları ile de ve de otomobilin GPS’i ile de aramızda bol bol hır gür çıktı :) ama bunları yaşamayı her gezginin kendisine bırakayım, ne desem boş. Ancak Waze veya Google Maps belki GPS’den daha kolay yol gösterebilir, arabanızda GPS varsa bile mukayese edin derim.

Arles’da Van Gogh’un meşhur tablosuna (Arles Sokağında Bir Meyhane) konu olan kafede bir şeyler içtik. Rhone kıyısına kadar gidip hayal kırıklığına uğradık. Biraz daha yürüyüp antik Roma tiyatrosu tarafına gidecektik ki, – burada çok güzel bir de müze olduğunu öğrendim – kafede konuştuğumuz bir Fransız’ın verdiği ilhamla “Bu kadar şehir yeter, biraz da doğal yaşam olsun” dedik ve güneydeki Camargue’a doğru yola çıktık. Nereye gittiğimizi pek de bilmeden gidiyorduk, sadece flamingoları, beyaz atları ve vahşi boğa sürülerini (boğa güreşi için bu boğaları kullanırlamış ve Fransa’da da meğer boğa güreşi popülermiş) görme hedefimiz vardı.

Camargue, Rhone nehrinin denize döküldüğü yerdeki delta ve bataklık. Burada ilaçlama yapılmadığı için özellikle yazın sivrisinekler var ve hatta çevre illerde de şikayetçiler. Camargue’a gitmek için Port St Louis’i hedef almak gerekiyor. Biz yorucu günün sonunda 1 saat daha yol yaparak buraya geldiğimiz için hava da kararmak üzereydi, sadece bir iki flamingo ve bir beyaz at görerek ve bitki örtüsünü görerek bölge hakkında bir izlenim edindik. Port St Louis’i görecek zamanımız da kalmadı. Benim anladığım yazın buraya gelinmez ama sonbaharda havalar serinlediğinde gelmek isteyen hiç değilse güneşin batışından bir saat kadar önce gelmeli.

Aslında belki de biraz daha batıdaki St Marie de La Mer şehrini hedef almak lazımdı. Bu şehir kıyıda ve Camargue bölgesinin başşehri imiş. Burada flamingoları ‘Parc Ornithologique de Pont de Gau’da görebileceğimizi, bazı filmlerin burada çekildiğini, burada çok eski bir kilise ve kale olduğunu ve kasabanın 20. yüzyılda sanatçılar, ressamlar ve yazarlar için bir cazibe merkezi olduğunu okudum; bu civara gidecek ‘maceraperest’lere duyurulur :) . Herhalde Arles’dan bir saatte gidilir.

SEKİZİNCİ GÜN: Chateneuf du Pape, Avignon

Kaldığımız yere 15 dakika mesafedeki Avignon tarihi bir şehir. En önemli özelliği ise papanın 13. yüzyılda buradan hüküm sürmesi. Sonra Roma’ya gidiyor.

Bir süre Avignon’un yarım saat uzağındaki bugün Chateuneuf du Pape (Papanın yeni şatosu) denilen köydeki şatosunda kalmış. Şarap çok severmiş. Bu topraklarda bugün bu isimle çok meşhur şaraplar  yapılıyor. Biz bilmiyorduk ama kime sorsan bu ismi şarap yapımı ile özdeşleştiriyor. Ancak yapan tek bir yer değil, bölgedeki belki yüzlerce komşu parselde üzüm yetiştiriliyor ve şarap yapılıyor. Gerek Chateauneuf du Pape köyündeki birçok dükkanda gerekse çevrede adı ‘Domain’ olarak geçen bağlarda tadım yapmak ve farklı şaraplardan almak mümkün. Ayrıca köyün en tepesindeki eski Papalık şatosu kalıntılarından 360 derece uçsuz bucaksız manzarayı da  seyretmek mümkün.

Biz gidemedik ama Orange adındaki kasaba buraya sadece 7 km uzaklıkta. Burada çok güzel bir antik Roma tiyatrosunun olduğunu okudum. Ayrıca Nimes de çok uzak değil, burada da tarihi kalıntılar varmış. Yani Chateauneuf du Pape’a gelen biri, zamanı varsa buralara da devam edebilir.

Gezinin son gününün sonunda, buradan Avignon’a gittik ve Papalık sarayını gördük. Tam yanındaki meydanın altında otomobiller için bir park yeri var. Ayrıca, sarayın bahçesinden Rhone nehrine doğru çok güzel manzaralar seyrediliyor. Biraz yukarı çıkarak bu bahçenin teraslarından Rhone nehri üzerindeki büyük adayı (Bu nehir üzerindeki en büyük ada imiş) ve karşıda otelimize gidip gelirken defalarca önünden geçtiğimiz Villeneuve’deki ‘Fort St Andre’ kalesini ve hatta çok uzakta sabah gördüğümüz papanın yeni şatosunu görmek mümkün.

Değişik içkiler deneyecekler için, buralarda çok tüketilen Fransız içkileri ‘pastis’ (rakı benzeri) ve ‘kir’ (beyaz şaraba eklenmiş cassis likörü) ve ‘kir royal’ (şampanyaya eklenmiş cassis likörü) her kafede ve lokantada mevcut.

O gece yemeği de Villeneuve yolu üzerindeki Grek lokantasında  (Restaurant-grec-le-bouzouki) yedik, yemek de güzeldi ama özellikle binanın balkonu ve de içindeki resim ve süslemeler gerçekten özenliydi. 22 yıl önce Rodos yakınlarındaki Halki adasından göç etmiş Roula adında ilginç bir hanımın işletmesi. Binanın dekorasyonuna bizzat da çok emek vermiş.

DOKUZUNCU GÜN: Dönüş ve Teşekkür

Şato otelimizin bahçesinde biraz daha oturup 1 saat 20 dakika uzaktaki Marsilya havaalanına doğru yola çıktık. Zamanımız yetseydi otelin çok yakınındaki Sauveterre köyündeki ‘La Morchande’den veya yol üzerindeki Villeneuve kasabasındaki ‘Fanette epicerie fine Fromage’ isimli peynirciden peynir alacaktık ama olmadı; benzer bir geziyi yapacaklara hatırlatayım. Bir dostumuz, bizim pek uğramadığımız ‘boulangerie’lerden de bahsetmemiz gerektiğini hatırlattı; doğrudur özellikle et ürünlerini sevenler için hemen her kasabada işlenmiş et (pastırma, salam vs) de satan ‘boulangerie’ler var.

Başta da dediğim gibi, bu geziyi planlamakta zorlandım. Gezi siteleri bile, belki benim farklı şeyler arayışımdan, istediğim şekilde yol göstermedi. Buna karşılık geziyi bazı arkadaşlarımın birkaç cümlesi etrafında programlamak bana daha kolay geldi. Provence’a gitmemiz için bizi motive eden dostum Yavuz  Aksan program yapmakta zorlanmış oluşuma hak verdi ve sebebini benim de katıldığım şu cümlelerle anlattı: “Homojen bir güzellik dağılımı var bölgenin ama güzellikler farklı farklı  türlerde. Bu farklılık, çoğu turistik yerde hissedilen ‘Şunu gördüm, bunu gördüm, bir de şunu görsem tamam’ duygusuna mani oluyor. Bunun getirdiği bir gizem ve çekicilik var ve bu sebeple de diğer birçok turistik yerden farklı ve kalabalık turist kafilelerinden kurtulmuş. Buna karşılık ‘Acaba başka ne kaçırdık’ hissi kuvvetli oluyor.”

Gelelim, bu geziyle ilgili teşekkür borçlu olduklarıma:

En büyük teşekkür tabii ki bizi 3 gün misafir edip Marsilya ve çevresinde gezdiren çocukluk arkadaşım Selami Şehsuvaroğlu’na. Bunu takiben ikinci büyük teşekkür dostum Yavuz Aksan’a. Bu geziyi kuvvetle tavsiye ettiği, kısaca da olsa gittikleri yerleri yazdığı ve de zevkine çok güvendiğim için bu geziyi yapmak istedim. Eşi sevgili Esin de kendi deneyimlerini mükemmel bir yazı ile aktardı. Alım Ekşioğlu Ledun ricamı kırmayıp ve de unutmayıp kısa ama yol gösterici bir özet yaptı. Eski bir gezimizden rehberimiz Ayşegül Hanım birkaç cümleyle de olsa çok yardımcı oldu. Dostlarımız Anais Martin ve Esin Okçu da daha genel bilgiler verdiler ve en önemlisi bu gezi için motive ettiler. Arkadaşım Zeynep Boneval’ın ‘Yolculuk Terapisi’ her gezimde olduğu gibi yardımcı oldu. Gezimanya’dan Tuğçe Yılmaz’a da özellikle Chateau Varenne tavsiyesi için teşekkür ederim. Son olarak da yazımı tamamladığı, düzeltmeler ve hatırlatmalar yaptığı ve de eksik fotoğraflarımı takviye ettiği için eşim Işıl’a teşekkür ediyorum.

Yaptığımız geziler içinde en güzellerinden biri oldu; dostlarımın ve çocuklarımın da benzerini yapmasını dilediğim için bu notları yazdım.



PROVENCE: 4 Yorum

  1. Işıl Tümerkan says:

    Provence benim için çok özel bir gezi oldu. Severek ve keyifle okuduğum Peter Mayle’in Provence kitaplarındaki yerleri, benzer insanları görmek çok hoştu. En sevdiğim resim olan Van Gogh’un Terasse de Cafe de Nuit tablosuna konu olan Arle’daki kafede pastis içmek unutulmaz bir anı oldu. Kemal’in çok özenle hazırladığı program ile gördüğümüz her şey çok güzeldi ama, sevgili Selami’nin misafirperverliği ile iki ailenin bütün bir yaşamdan demlenen dostluğunu hissettiğim “Villa Şehsuvaroğlu”

  2. Selami Sehsuvaroglu says:

    Iyiki geldiniz… Ne guzel gezdik… Benden sonra da, masallah, cok guzel yerler gormussunuz.
    Bir dahaki sefere, Nice civarlarini yapariz… San Remo, Bordegheria, Eze, Cap Ferrat, Mougins, Vence, Valloris, Biot, Grasse, Antibes, vs, vs… sizleri bekliyor… :)

    • Kemal Tümerkan says:

      Tekrar geleceğiz bu durumda :) Belki önce Çatana’da veya Datça’da da bir araya geliriz. Sevgiler.

    • Işıl Tümerkan says:

      Büyük bir mutlulukla.
      Tabi burada da başta İstanbul’un bir çok semtleri olsa da..
      Birlikte gezmek üzere üzümü, şarabı, bademi, zeytiniyle Datça, dünyanın en güzel deniz manzarasıyla ve ahtapot yemekleriyle ünlü Söğüt, yine manzarası, güzel restoranları ile Bozburun, en pırıl pırıl denize sahip Palamutbükü, mutlu insanlar ülkesi Mesudiye,
      ve en önemlisi Aktur, sabah isteyene çay, isteyene kahve servisi veren evimizle, her gün pazardan en taze sebze meyveleriyle, çeşit yerel peynir ikramlarıyla
      Sizleri bekliyor
      ((Bu saydığım yerlerde az yüz şiire fon teşkil edecek resim çekilmesi garantilidir)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

  • 'Ne Anladım Ben Bu Hayattan' en son
    05.03.2012
    tarihinde güncellenmiştir.
  • Gün gün yazılar

    Ekim 2019
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Eyl    
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    28293031