Biri

Montrö ve Cenevre

Bu sefer Montrö  ve Cenevre seyahatimiz için bilgi verip, o bölgeye gitmek isteyen dostlarımıza biraz olsun yol göstermek istiyorum. Aslında Cenevre planımızda yoktu; özel bir nedenle günübirlik Aix Les Bains’i görmeyi isteyince, Cenevre de planımıza girdi. Bu planı destekleyen bir husus da dostumuz Melih Kısagün’ün notları ve önerileri oldu. Böylece Cenevre’de ne yapacağımızı bilerek kaldık. Ben de – Melih’e teşekkürlerimle – dostlarıma aynı kolaylığı yaşatmak istiyorum.
MONTRÖ (MONTREUX):
Montrö Cenevre’den trenle bir saatten biraz daha uzak. Leman (Cenevre) gölünün bittiği yerde. Gölün hemen kıyısından yükselen karlı dağların manzarası bu şehri özel kılıyor.
Çok kısaca; Montrö’ye meşhur promenadında yürümek ve kıyıda oturup göl ve dağ manzaralarını seyretmek için bile gidilir.
Biz bu sefer biraz harcama limitimizin üstünde Hotel Eden Palace’da kaldık. Eski ve güzel bir otel. Odalar mütevazi. Ancak balkonlu oda alırsanız da harika bir manzarası var. Ancak promenad yakınında çok sayıda otel var; fiyatına ve lokasyonuna bakılarak herhangi biri de seçilebilir. Otellerden ‘Montreux Riviera Card’ veriliyor ve telefonunuza yüklediğinizde o bölgedeki ulaşım parasız, müzelerde ve bazı gemi turlarında indirim var.
Garın önünden – yanlış hatırlamıyorsam 09 no’lu – otobüsle on dakikada promenadın en civcivli yerine gelmek mümkün. Otelimiz Eden Palace da buradaydı. Ayrıca çok yakınında Casino, onun da içinde Queen grubunun bazı stüdyo ekipmanlarını içeren ‘müzemsi’ bir bölüm var. Başka bir deyişle hangi otobüse binerseniz binin Casino durağında inerseniz Montrö için doğru yerdesiniz. Casino’dan promenada geçmek göl istikametinde iki dakikalık bir yol.
Biz burada üç gece kaldık. Ne yaptığımızı gün be gün özetliyorum ama yapmadığımız çok şey olduğunu da söylemem lazım, çünkü biz artık yavaş tempolu geziler yapıyoruz.
Birinci Gün:
Otele yerleşip, balkonda da manzaraya alıştıktan sonra kıyı boyunca Vevey/Lausanne tarafına yürüdük. Bu taraf çok daha hareketli. Diğer taraf daha sakin. Bu yürüyüş sırasında Le Marche meydanında Freddie Mercury’nin hemen bütün turistlerin yanında fotoğraf çektirdiği meşhur heykel mutlaka dikkat çekiyor. Arkasında küçük çocukların üzerinde oynadığı fıskiyeler ve meydanın adını aldığı üstü kapalı bir pazar alanı var. Cumartesi günü burada bir pazar vardı ve satılanlara bakılırsa bit pazarı diyebiliriz.
Bu yol üzerinde çeşitli kafeler, dondurma tezgahları ve bienalde derece almış heykeller var.
Akşam yemeğini La Rouvenaz adında promenadın hemen arkasındaki İtalyan lokantasında yedik. Orta kalite bulduk ama anlaşıldığı kadarıyla bu bölgedeki iyi lokantalarından kabul ediliyor. Biraz daha ilerisindeki Montreux Jazz Cafe’yi kızım tavsiye etti sonradan. Not düşmüş olayım. Lokantalar konusunda kendi deneyimimi aktarıyorum ama kendi araştırmanızı yapın derim; çünkü gözü kapalı tavsiye edeceğim bir yer olmadı; çok önem de vermedik.
Casino’nun üst yolundaki Amorino ise bence dondurma için en iyi alternatif.
İkinci Gün:
İkinci gün, Montreux’a gelmeden en fazla yapmayı istediğimiz aktiviteyi yaptık. Ancak yorucu olduğu için amaçladığımız kadar uzun yürüyemedik. Hedefimiz Lavaux şarap bağları arasından manzaralı bir yürüyüş yapmaktı. Bu yürüyüş yolu ve çevresi Unesco koruma listesinde. Bu yürüyüşü yapabilmek için Casino civarından Vevey’e 201 no’lu otobüsle yaklaşık 25 dakika gidip, Vevey tren istasyonuna yürümek ve beş dakikalık bir tren yolculuğu ile bir durak sonraki Saint-Saphorin’e gitmek gerekiyor.  Saint-Saphorin’de indikten sonra merdivenlerden köyün içine yürüyüp, oradan da karşınıza çıkacak büyük ağacın yanından yukarı doğru yönelmek gerekiyor. Yolunuzu kendiniz bulmak zorundasınız, işaret levhaları hak getire :) . Ancak gerçekten harika manzaralar var; artık o manzaralar eşliğinde ne kadar yürüyebilirseniz. Bu yol üzerinde muhtelif şarap bağları var. Biz uğramadık ama Amerikalı bir aile bir şarap evinden şarap tadımı için randevu almışlar; oraya doğru yürüdüler. Açıkçası randevu almak şart mıdır, bilmiyorum, çünkü hava da sıcaktı, oralara kadar yürüyemedik.
Eğer yürüme konusunda rahatsanız, şarap evlerine de uğrayarak Epesses’ye kadar yaklaşık bir buçuk saat kadar yürümek öneriliyor. Yokuş ve inişler var ama aşırı değil. Oraya kadar yürüyüp oradan Cully’ye (Küyi gibi okunuyor) trenle gitmeyi bacaklarına güvenen herkese kuvvetle öneririm.
Biz ise geri dönüp Saint-Saphorin’den trene binip on beş dakikada Cully’ye gittik. Aslında Cully’e gidilse de olur, gidilmese de. Biraz zamanınıza bağlı. Göl kenarında hep aynı güzel manzaralar ve sakin sessiz bir ortam.
Cully’den Vevey’e trenle döndük. Vevey’in göl kenarında çok geniş bir meydanı var (Marche) ama pazarın önündeki meydan araba parkı olarak kullanılıyor, ayrıca inşaat vardı. Gene de çepeçevre güzel kafelerle dolu, ayrıca çevredeki küçük sokaklarda güzel küçük dükkanlar var. Biz sahile kadar yürüdük ve krep yedik. Ayrıca bütün gezide göl kenarındaki kafelerde hemen herkesin içtiği turuncu rengi ile hemen tanınan ve esas itibariyle buzla dolu :) aperol spritz içtik.
Vevey’den gene 201 no’lu otobüsle otele döndük. Akşam yemeğini promenad üzerindeki gene orta kalite bulduğumuz Molino’da yedik. Gece yürüyüşünü de bu sefer heykel tarafında değil de, Chillon şatosu tarafına yaptık. Bizim enerjimiz yetmedi ama sahildeki Chillon kalesine kadar yürümek mümkün. Şatonun ışıklandırılacağını düşünüyorduk ama ışıklandırmamışlar. Biraz da o nedenle oraya kadar yürümedik. Birkaç yıl önce bir göl gemi turunda bu şatoyu yakından görmüştük. Göl kenarında güzel bir şatoydu. Bence görülmeye değer. Zaman ayırıp yürüyerek veya otobüsle bu kaleye gidip içi de gezilebilir.
İlk gün dondurma için Amorino’dan bahsetmiştim, ikinci gün için de karşısındaki Zürcher adındaki en eski pastanesinde kahve içmeyi önerebilirim.
Üçüncü gün:
Üçüncü günün ana aktivitesi fünikülerle yukarılara çıkmaktı. Artık iyice öğrendim ki, İsviçre’de çoğu yerde dağlara, tepelere tırmanan bir füniküler, dağ treni, teleferik vs var ve yukarılara çıkıldığında harika manzaralar görmek mümkün. Buralarda yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler ve de kafelerde oturanlar da çok. Yaşayanlar da var. Montrö civarında da üç manzara tepesi olduğunu öğrenmiştik. Bunlar:
- Montrö tren istasyonundan yaklaşık 1 saatlik trenle ulaşıldığını öğrendiğimiz Rochers-de-Naye dağı – ki Montrö bölgesindeki en yüksek dağ olduğunu okudum
- Casinodan Chillon şatosu tarafına kısa bir zamanda yürüyerek veya otobüsle gidilerek Territet füniküleri ile yukarı çıkış.
- Vevey’in biraz daha ilerisinden Mont-Pelerin’e çıkış.
Bunlar arasında en güzeli muhtemelen birincisi idi ama çok zaman alacağından biz ikinci en iyiyi seçtik ve gene 201 numaralı otobüse binip Vevey’den geçerek otobüsün en son durağı olan Füniküler durağına gittik. Otobüsün de, fünikülerin de otelden verilen ve bedava ulaşım sağlayan Montrö kartına dahil olduğunu ve para ödemediğimizi söylemem lazım.
Mont-Pelerin’den (Pelerin Dağı ama tepe de denebilir) de tahmin ettiğimiz kadar güzel bir manzara vardı. Fünikülerin çıkışında Chalet adında güzel bir kafe var ama biz sola doğru yürüyüp El Mirador adındaki otele gidip, onun terasında oturup bir şeyler içtik. Buradan gölün çok daha geniş bir alanını ve karşıdaki dağları görmek mümkün. Manzara gerçekten çok güzel. Otelin korusunda da üç adet geyik geziyormuş. Biz sadece birini görebildik.
Gene 201 no’lu otobüsle otele döndükten sonra, otel çalışanlarının yarı şaka yarı ciddi itirazlarına rağmen madem İsviçre’deyiz, fondü yiyelim dedik ve önerilen Caveau Des Vignerons’a gittik. Yokuş yukarı olduğu için taksiyle gitmeyi tercih ettik ama yürüyerek döndük. Montreux’da en memnun kaldığımız yemek bu oldu. Sahibi Jerome ile sohbet de ettik ve bize yarım çikolata fondü verme esnekliğini bile gösterdi. Eşiyle beraber çalıştığı ve başka çalışanı olmadığı için gurur duyuyordu. Biz de sakin ortamdan ve fondüden çok memnun kaldık. Bu lokantanın karşısında yer alan All’ angolo lokantasının da iyi olduğunu duyduk.
Daha önce yaptığmız için yapmadığımız ama önereceğim bir başka şey de, gölde gemi turu olur.
CENEVRE (GENEVA):
Montrö’den trenle yaklaşık bir saatte Cenevre’ye vardık. Cenevre bizim gözümüzde ve ortalama bir turistin gözünde Mont Blanc köprüsü merkez alınarak gezilmesi ve yön tayin edilmesi gereken bir şehir. Köprünün her iki tarafındaki promenad (düz gezinti yolu) da canlı. Birçok yerden görülen bir dönme dolap ve artık şehrin simgesi haline gelmiş 140 metre yükseğe su püskürten bir fıskiye var. (Boğaz köprüsü yüksekliğinin iki mislinden fazla)
Biz Eastwest otelde kaldık. Hem gar’a, hem otobüs durağına, hem de Mont Blanc köprüsüne yakın olduğu ve fiyatı da nispeten makul olduğu için iyi bir şehir oteli olduğunu ve doğru bir seçim yaptığımızı düşündük.
Cenevre’de bizim yaptıklarımızı ve yapmadığımız ama yapılabilecek olanları  şöyle özetleyebilirim:
- Her iki promenad boyunca yürümek ve kafelerden birine oturup dondurma yemek.
- Eski şehire (Vieille Ville) gidip Bourg-de-Four meydanının çevresinde dolaşmak, gene dondurma mı diyeceksiniz ama Gelatomania’da dondurma yemek :) Bu bölgede 1160 yılında yapımına başlanmış St Pierre katedrali de var. Kulelerine çıkıp manzara seyretmek de mümkünmüş. Ben sonradan katedral yakınında Treille gezinti yolu (Treille promenad) olduğunu öğrendim ve en uzun tahta bankın olduğu o yolda yürümemiz hoş olurdu diye düşündüm. Burada gene görmediğimiz Maison Tavel adında 14. yüzyıldan kalan en eski evin ev sahipliğini yaptığı bir müze varmış.
- 8 numaralı otobüse garın arkasından binip (doğru durağı epey aradığımız için garın arkası diye belirtiyorum) Birleşmiş Milletler binasının yakınındaki Ariana müzesini gezmek. Bu müze Gustave Revilliod’ın (1817 – 1890) annesinin adına yaptırdığı bir müze ve içindeki cam eserler sergisi hariç parasızdı. Bu çok zengin adamın hayatı boyunca topladığı ve çoğu tarihsel sıra takip eden seramik ve cam eserler ve de kitaplarla tablolar görmeye değer. Özellikle bina ve bahçe de güzel olduğu için biz keyifle gezdik. Cam eserler sergisi de güzeldi.
- Bu müzeden aşağı inildiğinde botanik bahçesi var. Bu bahçe de, özellikle büyük ağaçları ile görülmeye değer. Hava sıcaksa, banklarında dinlenmek için de ideal.
- Daha da aşağı, göl kenarına inip Lausanne caddesi boyunca geri döndüğünüzde bu sefer göl kenarında “Parc de La Perle du Lac” isimli güzel bir park var. İnsanlar burada piknik yapıyor, çocuklar çimler üzerinde oynuyorlar. Cıvıl cıvıl bir park. Buradan yürüyerek promenad boyunca merkeze dönerken dünya yüzündeki bütün haksızlıkları ve acımasızlıkları eleştiren büyük tablolardan oluşan bir karikatür sergisi de gördük.
- Köprünün eski şehir tarafındaki Rive durağı (Birçok otobüs gidiyor, biz en fazla 25 no’yu kullandık. Bu vesile ile otelden verilen kartı telefona yüklemek kaydıyla bu şehirde de ulaşımın parasız olduğunu ekleyeyim) hem eski şehre çıkmak için, hem de dolaşmak için güzel bir başlangıç noktası. Buradaki Halle de Rive içinde çeşitli yiyecekler/içecekler satılan, içinde bir iki de ayaküstü bar olan kapalı bir pazar ve burada güzel peynir almak isteyenler  için de birkaç tezgah/dükkan var. Biz  Bruand Cheesemonger’den alışveriş yaptık, iyi bir peynirci olduğunu düşünüyorum.
- Bunlar dışında Cenevre’deki bazı müzeleri şöyle sıralayayım: Cern, Musee de Beaux-Arts, Museum of Art and History, Patek Philippe museum, MEG (Etnoğrafya), Musee d’historie Naturelle
- Otobüsle Fransa tarafına geçilip en popüler turistik yerlerden Annecy’ye gidilebilir. (Cenevre’den Annecy’ye tren yoktu bir zamanlar, şu anda var mı bilemiyorum)  Biz yıllar önce gidip beğenmiştik ancak öğlen saatlerinde çoğu kafe ve lokantanın kapalı oluşuna şaşırmıştık. Turistler için popüler ve güzel bir kasaba.
- Trenle Aix les Bains’e gidilebilir. Biz özel bir nedenle gittik ama tatil günüydü, tam bir fikir sahibi olamadık. Öncelik verilmez diye düşündük. Bir saatlik bir yolculuk.
- Bence biraz zahmetli de olsa, bizim bir önceki seyahatimizde gidip iki gece kaldığımız gölün Fransa tarafındaki Yvoire görmeye değer. Neden zahmetli dediğimi de açıklayayım. Trenle Nyon’a gidiliyor. Bu kısım kısa ve kolay. Sonra yokuş aşağı uzunca bir yürüyüşle göl kenarına gidip gemiye binmek ve karşıya; Fransa tarafına geçmek gerekiyor. Zahmet bunun neresinde derseniz, gemi saatlerini çalışıp  çakıştırmak ve de dönüşte yokuş yukarı yürümek :) Özellikle de bavulunuz varsa.
Yvoire biblo gibi bir ortaçağ kasabası. Günübirlik görmek için de güzel ama biz iki gece kalıp sakin halini de sevmiştik. Balayı ya da ikinci, üçüncü balayları için de uygun :)
Yeme içme konusuna gelince. Eski şehirde şehrin en eski lokantalarından Cafe Bourg-de-four’da Rösti, İtalyan lokantası Il Valentino ve Paris’ten tanınan ve rezervasyon mümkün olmadığı için sıraya girdiğiniz ve standart menüsünü almak zorunda olduğunuz Le Relais de I’Entrocote’da özel soslu biftek.  Röstiyi - yanlış anlaşılmasın, kötü değildi – bir İsviçre deneyimi olarak kabul ettik; diğerlerinden memnun kaldık. Bir dostumuzun önerdiği Cafe du Soleil’i de fondü severler için ekleyeyim.
Bunlar dışında, gene Paris merkezli makaron ağırlıklı şöhretinden daha kalitesiz bulduğumuz pastane Laduree, çikolataları bence bir çoğundan daha iyi Laderach ve denemediğimiz ama önerilen Chocolat Favarger, dondurma için de gidemediğimiz ama duyduğumuz Gelateria La Gelosa. Gerçi birçok dondurmacı var, bazılarının adı Gelatomania ve hemen hepsi iyi. Peynir için yukarıda da bahsettiğim Bruand. İlgimin çikolata ve peynir ağırlıklı olduğunu da açık etmiş oluyorum böylece.
Özetle, epey masraflı ve çok da sakin bir gezi. Biz memnun kalarak döndük.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

  • 'Ne Anladım Ben Bu Hayattan' en son
    05.03.2012
    tarihinde güncellenmiştir.
  • Gün gün yazılar

    Haziran 2026
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Haz    
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930