Korfu adası, küçük bir ada değil. gezilecek, görülecek farklı yerleri var. Dolayısı ile benim anlatacaklarım sadece adanın bir yüzünü gösterecektir.
Bu da umarım yeterli olur. Hep dediğim gibi, bir kişinin gittiği yolu bilmek, alternatif yollar aramak için çok doğru bir altyapı oluşturur.
Korfu’yu birkaç başlıkta anlatmaya çalışacağım.
1) Benim Korfu ile ilgim ve Gerard Durrell
Benim Korfu ilgim, Korfu olduğunu bilmeden Durrell ailesi ile başlar.
Korfu adasına gelen İngiliz turistlerin birçoğu ‘Durrell Ailesi’ adlı BBC2′de yayınlanmış diziyi izlediği için ilgi duymuş. Türkiye’de de bu diziyi izleyip sevmiş olanlara rastladım. Ancak bizim ilişkimiz farklı.
1970’lerde eşim ‘Adada Şenlik’ diye bir kitap okudu, çok sevdi. (Orjinal adı ‘My Family and other Animals’ – Ailem ve diğer hayvanlar’)
Kitap, 1930’larda bir Yunan adasına gidip orada birkaç yıl yaşayan bir İngiliz ailenin en küçük oğlunun böcekler dahil hayvanlara büyük merakını ve adadaki izlenim ve anılarını anlatıyordu. Çok da esprili bir dille yazılmıştı, gülümseyerek okuduk. O sırada – mutlaka kitapta vardır ama – adanın Korfu olduğunu bilmiyorduk, ya da dikkat etmemiştik diyelim. O çocuğun büyüyünce nasıl bir hayat yaşadığını da merak ettik ama internet olmadığından
(Hayal etmek bugün zor) öğrenmemiz mümkün değildi.
1990’ların ortasında bir iş seyahatimde bir havaalanında DVD’ler arasında ‘Gerard Durrell’ başlıklı bir dvd seti gördüm. İsmi derhal hatırladım. DVD’nin arkasındaki beyaz saçlı adamın fotoğrafının yanındaki kısa biyografisini okuyunca – her ne kadar kitaptan bahsetmiyorsa da – hayvan bilimi profesörü oluşundan, New Jersey’de bir hayvanat bahçesi kurmuş oluşundan ve de doğayı koruma vakfı gibi çalışmalarını görünce aradaki ilintiyi kurdum ve o küçük çocuğun büyüyünce ne olduğunu da öğrenmiş oldum. 1995′te öldüğünü de söylemeliyim.
Son yıllarda BBC2’de Durrell ailesi isimli diziyi izledik. Gerard Durrell hayvanlarla ilgili yatırımları ile ilgili paraya ihtiyacı oldukça adadaki anıları ile ilgili iki kitap daha yazmış. Bahsetmiş olduğum ilki dahil kitaplar ‘Korfu Triolojisi’ adı altında toplanmış. Bu üç kitaptaki olayları ele alan diziye doğal olarak biraz romantizm, merak ve heyecan katılmış.
Adanın doğal güzelliklerini de dizide gördük ve böylece adanın da Korfu olduğunu neredeyse 50 yıl sonra öğrenmiş olduk. Ayrıca, ailede annesinin her isteğine itiraz ettiği ama sonunda her dediğini de kabul ettiren ağabeyin sonradan önemli bir yazar olduğunu ve ‘İskenderiye Dörtlüsü’ adında bilinen kitaplar yazdığını da not ediyorum. Adı Lawrence Durrell. Lawrence yıllar sonra eşi ile beraber adaya dönüyor ve adada bir süre daha yaşıyor.
Korfu eski şehirde (merkezde) bu iki kardeşin büstlerinin yer aldığı ve adanın onlara bu şekilde teşekkür ettiği; onurlandırdığı küçük ama güzel bir park var.
2) Adaya Genel Bakış:
Adanın 400 yıl kadar Venediklilerin yönetimi altında kaldığını ve İtalyan kültürü ile Yunan kültürünü karma bir şekilde yansıttığını söyleyebilirim. Çok uzun bir süre olmasa da, İngiliz egemenliği altında da kalmışlar, bunun da izleri var.
Arnavutluk’a çok yakın. Gemi ile yarım saatte Arnavutluk’a gidilebiliyormuş. Gemi seferlerinin olduğu Arnavutluk’taki Saranda kasabasının da turistler için cazip olduğunu öğrendik. Biz gitmedik ama aklınızda bulunsun.
Korfu ilginç bir şekilde İtalya’nın çizmesine benziyor. Ortasında ve doğu kıyısında en önemli işareti eski kale olan Korfu eski şehri var – ki en önemli turistik merkezi burası. Yunanlılar ‘Kerkyra’ diyorlar. Ben de en fazla burayı anlatacağım.
Eski şehrin dışında özellikle denize girmeyi önceleyen insanların işaretleyeceği çok sayıda kumsal var. Bazıları daha ıssız, bazıları daha turistik. Ancak ben denize girmeyi dışarıda bırakarak birkaç yerden bahsedeceğim. Plaj tatili yapacak olanların başka sitelere bakmalarını öneririm.
Paleokastritsa: Korfu’da eski şehir dışında nereye gidilir denildiğinde herkesin öncelikle bahsettiği bölge. Eski şehrin aksine adanın batısında ve biraz daha yukarıda. Eski şehirden arabayla yaklaşık 40 – 45 dakikada gidilebiliyor.
Kalami: Körfezin alt (güney ucunda) Korfu eski şehri varken yukarı ucunda (kuzey) Kalami var. Adeta yeni ay’ın alt ve üst iki ucu gibi.
Kassiopa: Adanın en kuzeyinde küçük bir köy.
Mon Repos ve Kanoni: Eski Şehrin (Kerkyra’nın) biraz güneyinde yer alıyorlar.
Kafa karıştırmamak için diğer kasabalardan bahsetmiyorum. En güney uçtaki Lefkimmi’nin lokasyonundan da, o limandan başka adalara gemi seferi olduğu için bahsetmiş olayım.
3) Eski Şehir (Old town – Kerkyra)
Eski şehrin en önemli işareti Eski Kale. Korfu eski şehrinin yer aldığı yarımadanın en ucunda – doğuda – yer alıyor.Bir de yeni kale var ama asıl önemli olan eski kale.
Deniz kenarında ve en doğu uçta bulunan eski kaleden içeri doğru geldikçe önce Spianada adlı bir park var. Bu park trafiğin olduğu bir yolla ikiye ayrılıyor ve bu yoldan ileride anlatacağım Kanoni istikametine giden 2A otobüsleri kalkıyor ve çok sayıda taksinin olduğu bir de taksi durağı var. Spianada ve kale arasındaki yoldan da meşhur ‘Sightseeing’ otobüsleri kalkıyor.
Kaleden başlayarak içeri doğru devam ediyoruz. Spianada parkının kuzey parçasında içinde çocukların koşuşturduğu çimenlik geniş bir alan var. Burada pazar günleri kriket maçları yapılıyor. (İngilizlerden gelen bir adet) Biz başka bir programımız olduğu için seyredemedik ama çok kalabalık ve eğlenceli olduğunu söylediler.
Parkın kuzey parçasından daha da kuzeye gidilirse – böyle söylenince uzak mesafe gibi oluyor ama değil – St Michael ve St George sarayı ve yanındaki şehre giriş kapısı görülüyor. Sarayda Asya Sanatları (Asian Arts) sergisi var ve görmeye değer olduğu söylendi. Hava çok güzel olduğu için biz bir türlü içine giremedik. Ancak bahçesi güzel ve özellikle manzara harika.
Bahçeyi gezip şehir kapısından çıkarsanız bu sefer Faliraki plajının üstüne geliyorsunuz. Buradan aşağı inilirse plaj ve kafeler; sola dönülürse yeni kale ve yeni limana gidiliyor ve sonuna kadar gidilmeden de Cruise gemilerini görmek mümkün.
Şimdi geri dönelim ve Spianada parkının arkasındaki (batısındaki) güzel mermer yolu ve arkasındaki güzel binaları görelim. Yayalara ait bu güzel yol eski şehrin en bilinen yeri ve Liston adı ile tanınıyor. Eski Yunanca’da ‘promenad’ demek olduğunu söylediler. Burada asil bilinen insanlar yaşıyormuş ve hatta bazı zengin esnafları bile aralarına kabul etmiyorlarmış bir zamanlar.
Liston otobüs ve taksilerin olduğu yolla kesildikten sonra Kapodistriou adı ile, bu sefer arabalara açık olarak kıyıya paralel devam ediyor. Bu yol üzerinde bazı lokantalar ve güzel manzaralı birkaç otel var. Bizim de kaldığımız Albergo Botti bunlardan biri. Yanındaki Cavalieri’nin en üst katında bir şeyler içerek manzarayı seyretmek mümkün. Yeri gelmişken bunu da söyleyeyim. Diğer otellerde böyle bir imkan, yani üst kat terası yok sanırım.
Kıyıya paralel uzanan Kapodistriou boyunca (Liston’un arkasındaki cadde de Kapodistriou) bu yola ve de dolayısıyla da kıyıya dik olarak içeri giren, bazıları son derece dar sokaklar var. Bu sokaklara taşıt araçları giremiyor. En genişi Nikif. Theotoki caddesi. En ucuna kadar giderseniz yeni kale ve eski limanın yakınlarına çıkarsınız. Ancak asıl yapılması gereken, bu caddeden başlayıp yan sokaklara dalıp şehrin içinde kaybolmak. Büyük değil ama karışık. Ancak bu güzel bir kaybolma, çünkü her yerde ya güzel bir kafe, ya güzel bir dükkan, ya müzisyenler karşınıza çıkıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş insanları görmek de ilginç.
Adanın Venediklilerden kalan binaları en fazla yansıtan bölgesi ise Kremasti meydanındaki ‘Venetian Well’ isimli kuyunun çevresindeki Campiello denen bölge. Venedik kuyusunun hemen yanında aynı adı taşıyan pahalı bir lokanta var. Bu bölgenin kanallar hariç Venedik’i andırdığı söyleniyor. Dar sokaklar, eski evler. Biz yeterince gezemedik, saat geç olmuştu; biraz da kaybolmaktan çekindik ama şimdi haritadan bakıyorum da, çok büyük bir alan değil, daha iyi gezilebilirmiş.
Özetle, Korfu eski şehri, kalesi; insanın içine ferahlık veren deniz manzaraları, güzel bahçe ve parkları ve de dar sokaklarındaki eski ve kişilikli binaları ile içinde defalarca dolaşmaya değer bir yer.
3) Her Güne Birer temel Aktivite önerim:
a) İlk gün:
Biz Atina’dan öğlen saatlerinde Korfu’ya indik. Atina’dan Korfu’ya Aegean’ın çoğu Airbus olan jetleri çalışıyor. Atina – Korfu 40 dakika. Havaalanı şehre çok yakın. 15 dakika diyelim. Taksi ile de gidilebilir, otobüs ile de gidilebilir, kalınacak otelden özel araba da ayarlanabilir. Bütün şoförlerin son derece nazik ve yardımsever olduğunu da ekleyeyim.
İlk gün için şehrin içinde ve Liston çevresinde dolaşmak sanırım yapılacak en doğru iş. Bir alternatif, eğer hayvanları seviyorsanız köpeklerle tur yapan bir genç kadının turunu almak olabilir. ‘Corfu tour with dogs’ diye internetten bulabilirsiniz. Biri kendi köpeği, diğeri ise barınaktan aldığı ve başka biri sahiplenene kadar yanında kalan ikinci bir köpekle eski şehrin küçük bir bölgesini bazı açıklamalarla geziyor, sorularınıza cevap da buluyorsunuz. Çok önemli bir performans beklemeyin ama köpekleri gezdirirken şehir hakkında bilgi almak hoş.
b) İkinci gün:
Kale ve çevresini gezme zamanı. Kalenin bahçesinden de manzaralar çok güzel. En tepeye de çıkabilirsiniz ama biz çıkamadık ama içeride gezmeyi de sevdik. Kaleden geri çıkıp sağa döndüğünüzde Gerard ve Lawrence Durrell’in büstlerinin olduğu park var. Sonra da şehir kapısına doğru yürüyerek saray, sarayın bahçesi ve Faliraki tarafında gezebilirsiniz.
c) Üçüncü gün:
Araba kiralayarak veya araba tutarak Paleocastriota’dan başlayarak Lakones ve Pelekas’a gidilebilir. Palecastriota’da denize girmek, küçük teknelerle deniz gezmesi yaparak sahil boyunca çok ilginç olmasalar da mağaraları ve kıyıyı görmek; tepedeki Panagia manastırına çıkarak manastırı ve gerçekten güzel manzarayı görmek mümkün.
Lakones için araba ile iyice tırmanmak gerekiyor. Ancak buradaki manzara olağanüstü. Manzaraya karşı, bar gibi tasarlanmış taburelere oturup, oradaki büfeden alacağınız bir içkiyi ya da kahveyi içmek harcanan zamana değiyor. Çok yakında bir de güzel manzaralı bir kafe var, adı sanırım Bella Vista.
Buradan bir başka manzara noktasına; Korfu’nun eski şehir tarafını ve karşıdaki Arnavutluk dahil ana karayı göreceğiniz Pelekas’a gidilebilir. Burada, ‘Keiser’s Throne’ – İmparatorun tahtı – adı verilen yere de uğradık. Burada güzel manzaralı bir de kafe vardı. Buradaki manzara diğerleri kadar etkileyici değil.
Araba kiraladıysanız, aynı gün veya başka bir gün kuzey doğuda Kalami’ye veya Korfu eski şehre bir hayli yakın; güneyindeki Achillion’daki sarayın bahçesini görmeye gidebilirsiniz. Bizim bu ikisini yapmaya vaktimiz olmadı.
Yol boyunca en fazla görülen ağacın zeytin olduğunu özellikle belirteyim. Öte yandan ada, hediyelik olarak ve adanın bir tanıtım meyvası olarak kumkatı seçmiş gözüküyor. Her yerde kumkattan yapılmış likörler, kekler, şekerler, marmelatlar görebilirsiniz.
d) Dördüncü gün:
Kanoni ve Mon Repos istikametine gitmek iyi bir seçenek. Buraya eğer biraz daha rahat ve öğrenerek gezmek istiyorsanız ‘sightseeing tour’ ile ya da Spianada parkının ortasından kalkan 2A belediye otobüsü ile gidebilirsiniz.
Kanoni son durak. Burada iki harika manzaralı kafe var. Ancak Kanoni’deki en ilginç aktivitelerden biri buradan uçakların iniş kalkışlarını izlemek. Pist hemen önünüzde.
Kanoni’den aşağı yürüyerek altı yedi dakika indikten sonra soldan u dönüşü yaparak sahildeki Vlacherna kilisesine ve oradaki motorlarla da minik ‘Mouse island – Fare adası’na gidebilirsiniz. Fare adasında görülecek fazla bir şey olmasa da hoş bir kısa motor gezisi. Kilise ise, emin değilim ama Ortodoks olmalı; doğu Avrupa’dan gelen turistler çoğunluktaydı.
Uçaklar buradan da çok yakından izlenebiliyor. Hatta denizin piste yakın olduğu yerde bir de su üstünde uzun bir köprü var; bu köprüye insanlar oturup üzerlerinden geçen uçakları izliyorlar. Kulağa ilginç gelmiyor olabilir ama çevre manzarası da çok güzel olduğu için küçümsenecek bir alternatif değil.
Tabii ki bu sahil gezisi için otobüs ile gelirken bir önceki durakta da inebilirsiniz. Ancak Kanoni’den dönerken otobüs başka bir yoldan dönüyor.
Otobüsten giderken veya dönerken Mon Repos’ta inerseniz, Mon Repos Palace’ın güzel bahçesini, malikanenin kendisini ve bahçesinden manzarayı izleyebilirsiniz. Bu malikanede Prens Philip’in doğmuş olduğunu ekleyeyim. İlginç tarafı, Yunan ve Danimarka asil ailelerinin evliliklerinden doğan bir bebek olduğu için bana Avrupa’da hanedanlıkların yüzyıllar boyunca ne kadar iç içe geçtiğini hatırlatması oldu.
Bu malikane, ayrıca Durrell ailesi dizisinde Kontes’in yaşadığı yer olarak filme alınmış. İçinde bir de sergi var.
2A otobüsü ile Kanoni’den dönerken, Mon Repos’taki malikaneyi de gezdikten sonra Garitza Bay’in başında inilebilir; burada bir kahve ya da aperol içildikten sonra sahilden şehre kadar yürünebilir.
e) Beşinci gün Paxos ve Antipaxos
Paxos ve içindeki en önemli kasaba olan Gaios, hava iyiyse ve aşırı dalga yoksa görülmeye değer(miş). Biz gidemedik, sebebi ise ekim ayında gemi seferlerinin saatlerinin uygun olmamasıydı.
Amerika’dan gelen bir aile kendileri için özel bir tekne tutmuşlardı ama bizim için değmeyecek kadar pahalıydı. Ayrıca 240 kişilik tur tekneleri var ama onlarla gitmeyi de erken kalkmayı göze alacak kadar çok istemedik
Ağustos veya eylül aylarında ‘Flying Dragon’ adı verilen hızlı feribotlarla Paxos’a gidiş geliş çok sayıda sefer var; bu tekneler kızaklar üzerinde çok hızlı gittiklerinden yolculuk bir saat kadar sürüyormuş. Tur tekneleri başka yerlere de uğruyorlar ama Paxos’a varışları 3 saate yakın.
Flying Dragon ile Paxos’un merkezi Gaios’a gittikten sonra oradan motorlarla Antipaxos adasına geçmek mümkünmüş. Antipaxos’un özelliği ise belki de dünyanın içinde yüzülebilecek en güzel denizine sahip olmasıymış. Ben anlatanların yalancısıyım
Tabii ki Gaios’a girmişken orada bir iki gün kalmak da mümkün.
Bu konuda son bir notum da şöyle: Eski Şehir (Kerkyra)’dan kalkan ‘flying dragon’ dönüşte illa aynı yere dönmüyor, Paxos’a çok daha yakın olan Lefkimmi’ye dönen de var, oradan eski şehre bir saatlik bir otobüs mesafesi olduğundan, bunu istemeyenler sefer saatlerine olduğu kadar kalkış ve varış yerlerine de dikkat etmeliler.
f) Altıncı gün:
Faliraki plajında kaleye karşı yüzmek. Bu plaj St Michael/St George sarayının hemen altında. Sarayın bahçesinden de yüzenleri ve güneşlenenleri görebilirsiniz zaten. Burada halk plajından da denize girmek mümkün. Etrafında tam deniz kenarında güzel kafeler de var. Ancak ben İmabari isimli kulüpten denize girmeyi de öneririm. Giriş ücreti almıyorlar, masalarda yiyecek ve içeceklerin ücreti de makul. Şezlong isterseniz bir minimum harcama talep ediyorlarmış. Yalnız, çok büyük bir alanı yok; ağustos ve hatta eylülde yer bulmanın zor olacağını tahmin ediyorum. Mümkünse rezervasyonla gitmeli.
4) Otel ve Airbnb’ler
Eski şehirde bir hayli çok sayıda airbnb var. Otel sayısı ise sınırlı. Binalar genellikle eski – zaten eski şehri güzelleştiren manzaralar kadar bu eski güzel binalar – o nedenle airbnb seçiminde dikkatli olunmalı.
Biz bu sefer, eski şehrin iyi otellerinden üçünde kaldık. Neden üç otel derseniz, ekim ayında bile 6 gece için yer bulamadığımız içindi. Her üç otel de gayet güzel ve çalışanlar son derece ilgiliydi.
Siora Vittoria: Eski bir evden yapılma bir otel. Ev hissi veriyor zaten. Küçük ama içinde güzel bir ağaç olan bahçesi var. Oda da özenliydi. Gönül rahatlığı ile kalınabilir. Her yer yakın zaten.
Bella Venezia: Eski bir okuldan otele dönüşmüş. Büyük bir bahçesi ve içinde bar da olan bir lobisi olduğu için tercih edilebilir. Kahvaltısının da diğerlerinden iyi olduğunu söylemeliyim. Basit bir detay ama üç otelde de taze sıkılmış portakal suyu verdiler ki, kaldığımız başka çoğu yerde konsantreden sulandırılmış meyva suları verildiği için gayet memnun kaldım, yemyeşil adaya da yakışıyordu.
Albergo Botti: Burası ön taraftaki odaları kale ve deniz manzaralı olduğu için tercih edilebilecek bir otel. Çalışanlarını da samimi ve yardımsever bulduk. Kahvaltı tepsinizi alıp karşıdaki parka geçmeniz mümkün ama oda dışındaki ortak alanların Bella Venezia’ya göre dezavantajı var.
Bu üç otel, ilk başta hiç anlaşılmıyor ama birbirlerine çok yakınlar. Hele Bella Venezia’dan Albergo Botti’ye kıyıya inen dar sokaklardan herhangi birinden iki dakikada ulaşmak mümkün.
Kalmadığımız ancak dikkatimizi çeken iki ayrı otelden de söz edeyim: Mon Repos Palace – Eski şehrin dışında ama 2A otobüsü ile eski şehre beş dakikada gelmek mümkün. Yeni bina, yeri güzel. Fiyatına bakılarak burada da kalınabilir.
Gene burada, Mon Repos Palace’a komşu Bella Veranda adında bir airbnb gördük, dışarıdan beğendik, bunu da not etmiş olayım.
5) Lokanta ve Kafeler.
Hiçbir lokantadan özellikle methedecek kadar etkilenmedik ama hepsinden de memnun kaldık. Korfu’ya özel yemekler olarak öncelikle iki et yemeği: sofrito ve pastitsada öneriliyor. Sofritoyu beğendik. Diğeri ise daha ağır dendiği ve et yemeği hakkımızı doldurduğumuz için denemedik. Balık ve deniz ürünleri de tabii ki var; adaya özel bir balık yemeği olarak bourdeto önerildi, ancak acılı olduğu için yemedik.
Şahsen denediğimiz ve memnun kaldığımız lokantalar:
Psaraki: Balık ve deniz ürünleri ağırlıklı bir lokanta. Liston bitiminde Kapodistriou caddesi üzerinde.
Barbas: Balık başta, geleneksel Yunan yemekleri. Yerel yemek ağırlıklı ve daha az yemek seçenekli lokantalara taverna diyorlar; yani bu ülkeye gidenlerin hemen farkına varacağı gibiş tavernalar müzikli eğlence yerleri değil.
Rex: Daha lokanta şeklinde ama yerel yemek ağırlıklı.
El Famiglia: İçlerinde en samimi gözükeni buydu. İtalyan lokantası. Bir aile işletmesi ve genellikle adada yaşayanlar gidiyor. Dekorasyonu sempatik; hamur işleri güzel. Özellikle rigatonisi çok meşhurmuş, biz yemek yedikten sonra öğrendik maalesef.
Bunlar bizim gittiklerimiz. Bunlar dışında bize Eski Şehirde önerilenler La Salta (modern), Oglio, Anthos, deniz kenarında olduğu için keyifli olabilecek ‘Corfu Sailing Club Restaurant’, yerel bir atmosfer ve yemekler için sıra beklemeyi de göze alırsanız To Tsipouradiko ve deniz ürünleri için de Fishalida oldu. Fishalida aynı zamanda balık da satıyormuş. Sanırım daha salaş bir yer ama denemeye değebilir.
Kafelerden ise; Liston’un önünde orta kalitede birçok kafe var, oturmak keyifli.
Dondurma deyince, Papagiorgis. Bu dükkan zaten çok eski ve biliniyor, dondurması da iyi.
Loretto’nun dondurması da iyiydi. Yanındaki sadece tiramisu satan dükkanı denemedik ama tiramisu sevenler denesin derim.
Bir de gene güzel bir atmosferi olan Porselani vardı, kahvaltısı da güzele benziyordu, sanırım Korfu eski şehirdeki en pastaneye benzeyen pastane oydu.
Eşe dosta kumkat likörü, şekeri ve benzer şeyler almak için ise Lazaris markasını güvenilir bulduk.
Eski şehrin dışındaki hiçbir lokantaya gitmedik ama özelikle Kalami’deki ’White House’a gidilebilirdi. Lawrence Durrell ve eşi bugün lokanta olarak servis veren bu binada bir süre yaşamışlar. Binanın üst katı da bazen ziyaretçilere açılabiliyormuş. Eski Şehir’den 30 kilometre mesafede ve araba kiralanmazsa taksi ile gitmek lazım.
Gene Kalami’ye yakın, Barbati’de Piedra Del Mar’ı da birkaç kişi methetti. Hem plaj hem lokantasındaki yemek kalitesi olarak çok iyi olduğu söylendi. Özellikle yüzmek de isteniyorsa gitmeye değer. Aynı körfez içinde eski şehre Kalami’den çok daha yakın Kontokali’deki Roula Fish Taverna da eski şehrin dışına çıkalım ama çok da uzağa gitmeyelim diyenler için bir lokanta ve plaj alternatifi. Ancak son zamanlarda çelişkili yorumlar aldığını gördüm.
Bizim yemek ve kafe tecrübelerimiz dediğim gibi eski şehirle sınırlı. Ancak tanıştığım insanlardan fikir almayı sevdiğim için eski şehir dışından da bazı önerileri ilave etmiş oldum.
6) Birkaç İlave Not:
Yapılabilecek şeylere ilave olarak,
- Arnavutluk’da Saranda kasabasına geçmek;
- İguemenetza’ya giden feribotla oradan otobüs veya taksiyle Yunanistan ana kara’da çok özel bir kasaba olduğu söylenen Parga’ya gitmek (Günübirlik turlar da var ama Parga kalmaya değer deniyor)
- Gemi ile 6 saatlik bir yolculukla Bari’ye geçip Puglia’yı görmek. Bazı dostlarımız Korfu’dan gemiye binerek bu yolculuğu yaptılar. Monopoly’de kalmışlar ve burayı merkez yaparak arabayla gezip çok sevmişler. Biz de Puglia’yı görüp beğenmiştik, yaz aylarında Korfu’dan gemi seferi var; aklınızda bulunsun.
Adada kaldığımız süre içinde çok sevdiğimiz iki aktiviteden de bahsetmesem olmaz: Bella Venezia’nın lobisinde çok samimi bir ortamda müzisyenlerle iç içe iki müzik gecesi. Cumartesi popüler şarkılar ve çarşamba Geleneksel Yunan Müziği. Bu otelde kalmasanız bile aklınızda bulunsun.
Bir de filarmoni sevenler derneğinin lokali vardı; içeriden güzel müzik sesi geliyordu, çok geç olmuştu giremedik ama bunu da notlarıma yazmış olayım. Bilemiyorum, içeride müzik çalışmaları mı yapılıyor, ancak giriş serbestti.





















